"Ne mutlu Türküm diyene." "Bağımsızlık benim karakterimdir."
"İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal." "Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez."

Yazarlar

HOCALI OLAYLARI 24. YILINDA

Tuncer KIRHAN


Sanki birkadermiş gibi, tarih boyunca Ermeni saldırılarından kurtulamayan Azerbaycanikiyüz on altı  yıldan beri, sistemli ve sürekli olarak toprakkaybı, göç ve toplu katliamlara maruz kalmıştır.

 Bütün buolayların arkasında  Gerek Osmanlıdevleti coğrafyasını gerekse Kafkasya bölgesini etkileyen 1768 tarihli KüçükKaynarca anlaşması vardır. Bu anlaşmayla  Rusya ilk kez Osmanlı topraklarında  imtiyaz hakkı  kazanırken bu topraklarda yaşayan Ortadoksyani Ermenilerin hamisi olur.

Bildiğiniz gibi bu anlaşma,Osmanlı Devleti’nin18. yüzyılda imzaladığı en ağır antlaşmadır.

Nedeni Rusya  Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışma fırsatı bulmuştur.

 İlk defa halkı Müslüman olan birülke Kırım Osmanlı Devleti’nden ayrılmıştır.

 Osmanlı Devleti ilk defa savaştazminatı ödemiştir.

 Karadeniz Türk gölü olmaktançıkmıştır.

Bununla da bitmiyor, Balkanlar,Boğazlar, Kırım ve Kafkasya  bundan sonra Rus tehdidine karşı  açık hale gelmiştir.

 

Bu gelişmelerden36 yıl sonra Azerbaycan’da baş veren olayların ilki 1804 te Türk nüfusunun yoğun yaşadıgı İrevan ve Gence şehirlerindecereyan ederken, Azerbaycan Türkleri Anadolu'ya şöyle seslenir.

Urus kapıyadayandı,

Körpe balamuyandı,

Haber verinTürklere,

Gence kanaboyandı.

 İkinci büyük olay, 31 Mart 1918'de, Taşnak çetelerinin Karabag, Zengezur, Bakü,Samahi,  Gence ve Güney'de Hoy, Salmas,Urmu ve Tebriz'de yaptığı saldırılarda,30 bin Azerbaycan Türk'ünü katleder.

 28 Mayıs 1918'de Azerbaycan halkınabağımsızlık ve kimlik kazandıran Mehmet Emin Resulzade Gence'de Cumhuriyetiilan etmesiyle, bildiğiniz gibi  15 Eylül 1918 'de  Bakü ve cıvarı Ermeni işgalinden kurtulmasıTürkler için  bir huruç hareketi olur.

 

Ne yazık ki;  MilliCumhuriyet İkinciyılında 27 Nisan 1920 tarihinde bildiğiniz gibi  Sovyet işgaliyle karşı karşıya gelir.

 BöylelikleErmenilerin Azerbaycan topraklarına karşı emelleri planlı bir şekilde devamederken,Azerbaycan,Dağlık Karabağ bölgesinin özerk statüsünü kaldırdığını ve kendine bağladığıyönünde  karar alır.

 Aslındabölgedeki gerilim 1988 yılında Dağlık Karabağ bölgesindeki ErmenilerinAzerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’a katılmak istemeleri ile patlak vermiştir.

DağlıkKarabağ Meclisi karar alarak Ermenistan’a bağlandığını ilan ederken, bu gelişmeüzerine Karabağ özerk yönetiminin buna cevabı ise bağımsızlık referandumu olur.

Bölgedeyaşayan Türklerin katılmadığı referandumdan çıkan bağımsızlık kararınınardından 6 Ocak 1992’de Dağlık Karabağ Cumhuriyeti resmen ilan edilir.  

DağlıkKarabağ bölgesinde yaşanan bu gelişmeler Ermenistan ile Azerbaycan arasındakisavaşı başlatan sebep olur.

1991yılının sonlarında başlayan savaş Ermenilerin lehine gelişirken, Rus desteğinialan Ermeniler Dağlık Karabağ bölgesine girerek bölgeyi işgal ederler.

 İşte yirmi dört yıl önce 26-27 Şubat günleri .Hocalı’da yaşanan  soykırım böyle başlar.

 Hocalı'da  613 masum insan öldürülür, binlerce yaralı ve esir dışında geride kalan 1 milyonuaşkın  insan topraklarından edilir,dahası  kadın, eerkek ve çocuklarüzerinde  silinmeyecek  travmalar yaşanır.

 

Bu günüzerinden  24 yıl geçen ve karakteristik özellikle soykırım olan Hocalısoykırımı konusunda, Birleşmiş Milletler vede batı olayları görmezden gelmektedir.

 Bu dayetmiyormuş gibi sözde insane hakları savunucusu ülkeler hergün bir sokakta  Ermeni soykırım anıtı dikmektedirler.

Hocalı’da soykırımı yapanlar daha da ileri giderek,Azerbaycan topraklarınınyüzde yirmisini işgal ederler. Peki Azerbaycan'ı yönetenlerbu süreçte ne yaptılar. Elbette ki hiç bir şey. Onlar gibi  Karabağ’da sorunu çözecek olan MİNSK grubunun eşbaşkanlarının tamamı bu çözümün karşısındadır.

 Bu konu uluslararası bir sorundur. Bosna’da ve Karabağ’da yaşanan katliamların  dışında gerçekleşen etnik tecavüz olaylarıtam bir jenosit, yani  insanlık dışı  bir soykıırmdır.

 Bosnalıkadınlara yapılan işkence ve tecavüzlerle Sırp çocuk doğurmaya zorlanması nasılbir insanlık dışı durum ise, Karabağ ve Hocalı da intihar eden kadınlarındurumu  da bundan farksızdır.

 Azerbaycanlı gazeteci yazar AygünHasanoğlu’nun  çeşitli röportajların yeralan ve  2007 yılında kitap olarakyayınlanan "Ermeni sendromu” adlı kitaptan bir alıntıda şöyledenilmektedir.

 

-Esirkampında dörd yaşlı  Ermeni  kişi qızıma sataşdılar.

 Sonra biz qadınları Xankəndində erməni ordusuolan yerə apardılar, lüt  halda soydular,hamımızı zorladılar, sonra yerə yıxıb sürüdülər.

-20yaşlı bir qız anladır,Bizi Pircamal kəndində  saxlayırdılar. Ata-anamın gözü qarşısında məni,15 yaşlı ortancıl bacımı və 9 yaşlı kiçik bacımı dəfələrlə zorladılar, papirosçəkib bədənimizdə söndürdülər. Yaşlılar, cavanlar növbəyə durub biz bacıları  saçlarımızdan tutub sürüyürdülər.

-MəniƏsgəran milis şöbəsinə gətirdilər, orada uşaqlarımın gözləri qarşısında mənidöyərək dəfələrlə zorladılar.

-Damarımaiynə vurdular, özümdə deyildim,

-Orada13-14 yaşlı qızlarımızı gözümüzün qarşısında zorlayırdılar. Onların səsləri heçqulağımdan getmir.

-Əsirlikdəolan qadınların körpə uşaqlarını alır, gözlərimizin qarşısında göyə atıbavtomatın süngüsünə keçirirdilər.

-Xankəndindəuşaq bağçasında 12-13 yaşlarında qızları zorlayırdılar. Qızlardan birinin anasıdözməyib özünü kəndirlə boğub öldürdü.

-Birqızı soyundurub lüt halda rəqs etdirmişlerdi. Ertəsi gün həmin qız yabanıqarnına soxaraq özünü öldürdü.

-200-dənartıq uşaq, qoca və qadınlarla birlikdə meni Əsgəran rayonunun milis idarəsininzirzəmisində saxladılar.. Hamımızı avtomat qundağı ve təpikle döğürdülər. Cavanqız-gəlinlərin başlarını divara vuraraq  sürüyüb aparırdılar.

-Otaxlardan birində 4-5 yaşında bir qız yatırdı,onun gözlərində müharibənin bütün dəhşətlərini, əzablarını gördüm.

-Xankəndindəerməni əsgərləri olan kazada 8 nəfər qızı, o cümlədən  sonra çılpaq vəziyyətdə  döydülər. Sonra bizi Əsgəran milis şöbəsinəapardılar,

-“Hələdə bu dəhşətdən özümə gələ bilmirəm. Ondan sonra həyat mənim üçün o qədər iyrəncgörünür ki, yaşamaq istəmirəm!

İşteHocalı da yaşanalar bu  ve benzeriolaylardır.

 Bilinmesi ve asla unutulmaması gerekenHocalı’da yaşananlar ve sürdürülen işgalci  bir politikadan başkası değildir.

 

 

 

Bottom of Form 1

 

 


23 NİSAN MİLLİ EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI

Tuncer KIRHAN
Yazımızda bayram ismi olsa da, her 23 Nisan'da, bu tarihe nasıl gelindiğine bakmak gerekir.İçinde bayram sözcüğü var diyerek bakarsak, işin önemi gölgelenir diye düşünmekteyiz.Çünkü 23 Nisan 1920 tarihi Türkiye milli kurtuluş hareketinin kendi devlet yönetimini kurduğu önemli bir tarihtir.

Bilindiği gibi birinci dünya savaşı sona ererken, Osmanlı devleti itilaf devletlerinin desteği ile, 15 Mayıs 1918 de ünlü Mondros Anlaşmasını imzalayıp savaşın sona erdiğini kabul etmişti. Etmişti de kendi idam kararını da beraberinde imzalamıştı. Böyle bir süreçte, İngilizler Musul ve Mardin'i, Fransızlar, Adana, Maraş, Urfa ve Antep'i, İtalyanlar ise Antalya'yı işgal etmişlerdi. Bu işgal hareketi tam bir kurtlar sofrasıdır.

Bu lezzetli sofraya sonradan katılan Yunanistan boş durmayacak ve 15 Mayıs 1919 da İzmir'e çıkacaktır. Bu arada doğu Trakya'nın bir bölümü yine Yunan ordusu tarafında işgal edilirken, işte tam bugünlerde gelişmeleri izleyen ve durum çerçevesinde üstlendiği görevle Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa ve 18 arkadaşı ulusal meşaleyi yakar. Samsun'da başlatılan uyarı hareketleri uzun ve ödünsüz bir şekilde Amasya ve Havza'daki tamimlerle netlik kazanarak resmileşir, il yönetimleri ve askeri birlikleri hiçte kolay olmayacak şekilde harekete geçirilir.

Bu oluşumlar sonucu, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararla, Ankara'ya gelindiğinde milli iradeyi egemen kılacak olan TBMM'nin temelini oluşturan, 23 Nisan 1920 tarihli birinci meclisin açıldığı tarih olarak taçlanır.

İtilaf devletleriyle imzalanana ve geçerlilikte olan Sevr anlaşmasının maddeleri oldukça ağırdır. Padişah bu ağır sorumluluğu üzerine almadığı için, İstanbul'daki meclisi dağıtmış, yerine Osmanlı Şurası adlı bir meclisle Sevr'i imzalatmak zorunda bırakmıştır. Şura denilen bu küçük mecliste, Damat Ferit, Dr.Rıza Tevfik ve Reşit Halis Paşalar bulunurken, karşı tarafta ise, her zamanki tanıdık aç kurtlar; İngiltere, Fransa ve İtalya bulunuyordu.

Bu işgalci devletlerin hazırladığı 433 maddelik barış anlaşmasıyla Osmanlı devleti yok ediliyordu.

Doğu Anadolu'da bir Ermenistan ve bugün Sevr’i hortlatmak isteyenlerin hülyası olan Kürdistan devletinin kurulması planlanırken, Boğazlar İngilizlere teslim ediliyordu.
O günün koşullarında Sevr anlaşmasının ağır şartlarını bilen ve ülkesini seven insanlar üzerinde yarattığı olumsuz etki, Samsun'da yakılan ateşle direniş ruhunu kamçılar. Böyle bir ortamla Anadolu’ya yürüyen Milli Mücadele, onun eşsiz komutanı Mustafa Kemal Paşa'yı besleyerek gerçek direnişi ortaya koyar.

Gelinen noktada, milletin hak ve hürriyetini yine milletin kendisi kurtaracağı anlayışının hakim olacağı gerçeği ile, onu temsil yetkisine sahip olacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması kararlaştırılır.
Bu büyük destekle yola çıkanlar, mutlak başarıyı elde etmek için yoğun bir çalışma başlatırlar. Yoktan bir ordu yaratarak İki yıllık toparlanma sürecinde zafere ulaşırken, Cumhuriyete giden yolun kapısı açacaklardır.

23 Nisan 1920 tarihindeki ulusal egemenliği Türk milletine bahşeden TBMM ve o günü Türk çocuklarına bir bayram olarak veren, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ü minnet ve şükranla anmanın önemiyle 23 Nisan bayramınız kutlu olsun.
AYRIŞMAK MI, BİRLİKTE YAŞAMAK MI...

Tuncer KIRHAN
 

Bostancı sahilindeki çay bahçelerinden birinde kadim dostum emekli asker 
Turan Özel ile Silvan'da şehit edilen 11 asker üzerine konuşurken,
garson masada duran gazete başlığı üzerine;
-Abi başınız sağ olsun, özür dileriz.' derken  şaşırdık.
Nedenini sordum, Diyarbakırlı olduğunu söyledi
-Silvan'dakilerden  birisi olabilirdin, ne dersin bu duruma dedim,
patavatsız bir tavırla yanıtladı;
-Abi hiç olmazsa  istenilenin yarısını versin.
- Kim verecek dediğimde cevabı gecikmedi.
-Tayyip Erdoğan dedi
.-İstanbul'un orta yerindesiniz, daha ne istiyorsunuz demeğe kalmadı ezberden sıraladı.
-Demokratik özerklik,bayrak, ana dilde eğitim, kendi polisimiz,meclisimiz olsun istiyoruz.
Turan'la göz göze geldik, işin tadı kaçmıştı. Hesabı isterken, garson tekrar özür diliyordu.
Turan;
- Özürümü kaldı dedi, yürüdük.   
Aradan otuz iki  gün geçti,son  Hakkari-Çukurca derkenPervari'de çıkan çatışmalarda 
meydana gelen saldırıda on artı iki can ile  şehit sayısı
32 günde 44'ye ulaştı. 
İktidar partisi kuruluşunun 10. yılını lüks iftar sofralarında geçirirken olmuştu bunlar.

Ülkenin yönetiminden sorumlu Başbakan, gelişmeler karşısında Ramazan ayı
müslümanlar için kutsaldır, daha etkin tedbirler için bayram sonunu bekliyoruz derken,
terörün dini imanı olmaz diyen elin oğlu durur mu?
Cumhurbaşkanı Gül bile;
'Terörle mücadelenin sabahı akşamı olmaz'' demedi mi? 
İster dış ister iç düşmanlar olsun,Sevr'le  yaratılmaya çalışılan  Ermeni ve Kürt devletlerinin
kurulması paranoyası
sona ermemiştir.
 Türkiye'nin bölgede önemini kabul edemeyen uluslar arası güçlerin
 sempatik isim ve anlayışlar içinde Pentagon'da hazırlayıp sunduğu ve adını,
 ''Demokratik Açılım'' gibi  lafları  insanlara yutturanlar, otuz yıldan beri ülkeyi
 kana boyayan terör örgütü temsilcilerinin Habur'dan girişine izin verirken
 bu  vebali üstlenmişlerdir. Diyarbakır'da ayrı bir parlamento açmanın özgür hak olduğunu söyleyen
 PKK ilişkili meclisteki unsurlar

 Van ilinde yaptıkları sözde kongreyle bağımsızlık ilanı  provası yapmakla,
köpeksiz köyde gemi azıya almaktır.BDP milletvekili Emine Ayna ;
 ''Artık talep etmiyoruz, yapıyoruz'' sözde ılımlılarından (!)radikal  Kürtçü Şerafettin Elçi
ve  Ahmet Türk ise, ''
Bundan sonra büyük olaylar çıkabilir,
çünkü Başbakan bizi elinin tersi ile itmiştir.
''  demekle adete dinamiti ateşlemiştir.   

Bilinmektedir ki, PKK'nın vurucu unsurları sınır ötesindedir.

Terörist başı Cemil Bayık Silvan'da 13 askerin katliamını üstlenirken,
 İmralı'daki adamın 12 Haziran  öncesi  deklare ettiği eylemsizlik koşulunu ilga ederek
 insiyatifin kendisinde olduğunu söylerken adeta Türk hükümetine posta atarken,hükümet,
Somali için yağmur duları tertip etmektedir. Bunca dökülen kan, masraf nereye kadar
 devam edecektir? Bütün bu söylem ve talepler, yukarıdaki garsonun dediği gibi,
 ne koparırsam  demekse bundan bir şey çıkmaz. Çünkü, giderek bıçak da kemiğe
 dayanmıştır. Türkler ile Kürtler bin yıldan beri et ile tırnak gibi birbütün olmuşken,
 ayrılıkçı parlamenter kurşun askerlere sormak gerekir bunca akan kan,
 şiddet ve kaybedilen milli servet  yanında  kıvırtmadan ayrılmak istiyoruz  diyebiliyor musunuz?
   Öyle ise, bütün bu patırtı niye...
Türk Dil Bayramı

Tuncer KIRHAN

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kültür kurumlarından biri olan ve on iki Eylül darbesiyle önemsizleştirilen Türk Dil Kurumu 79 yıl önce,12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün  talimatıyla kurulmuş ve 26 Eylül 1932  tarihli dil kurultayında ‘dil bayramı’ olarak kabul edilmişti.

 Ne yazık ki; bugün ne o günkü heyecan, ne Türk Dil Kurumu ne de Türk Dil Bayramı kalmıştır. Bizde bugün süregelen gündem dışına  çıkarak, bunu paylaşmak istedik.                         

Türkiye Cumhuriyetinin temel dinamiği olan ulusal dil ve tarih bilinci,Atatürk’ün en çok önem verdiği konular olduğu bilinmektedir. Ancak geldiğimiz noktada her şey yerini arar olmuştur. Bu amaçla başlatılan çalışmaların ilki 1931 tarihli, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin kurulması uluslaşmanın da bir gereği olduğunu işaret eder.

Atatürk,11 Temmuz 1932 gecesi adeta bir okul olan Çankaya’daki ünlü sofrasında yanındakilere; “Dil işlerini düşünmek zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sorar. Masada bulunanların bu düşünceye katılması üzerine, “Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım ve adı ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.’ diyerek Türk Dil Kurumunun teorik temellerini atar ve bilindiği gibi bu kurum daha sonra,  Türk Dil Kurumu olur.
Cemiyetin kuruluşuyla birlikte başlayan çalışmalar sürerken, Türk Dil Kurultayının hazırlıkları da başlamış olur. Bu coşku ve heyecan içerisinde toplanan Türk Dil Kurultayına yurt dışından  ve içinden çok sayıda bilim adamı, gazeteci, yazar, devlet adamı ve sanatçı katılır.

Atatürk, kurultayı baştan sona izlerken, Türkçenin gelişmesi, özleşmesi, zenginleşmesi yolundaki çalışmaları yürüten,Türk Dil Kurultaylarının önemini belirtir.

 Bu tespit ve önerilerin en önemlisi;Türk dilinin yabancı dillerden giren sözcüklerden arınması değil, eş anlamlı sözcüklerle dilin zenginleştirilmesi şeklinde değerlendirilmiştir.Bir örnekle, Farsça ‘gul’ olarak bilinen kelime, Türkçe’ ye ’gül ‘olarak girerken sadece biçim değiştirmiştir.

Atatürk’e göre, dilin kaynağı halktır. O zaman araştırmaların da halk kaynağından beslenmesi gereği vardır diyerek çalışmalar genişletilir.

Atatürk,dilin zenginleşmesini eş anlam sözcüklerle sanat ve bilim dili olacak köklere kavuşmasına önem verirken, bunları işleyip bilimsel yapıyı oluşturacak kuruluşları da topluma kazandırmayı amaçlamıştır.

 İstanbul Üniversitesi’ne bağlı bir “Dil Okulu” halkevlerinde “Edebiyat ve Türk Dili Kolları” kurularak köylere kadar uzanan araştırmalarla yeni sözcüklerin taranması yönünde alınan kararlar önemli sonuçlar sağlamıştır.

Atatürk, bu çalışmaları izlerken, ‘Türkiyat Enstitüsünün günlük çalışma raporlarıyla,Sovyetler Birliği içindeki Türk Dünyası ile ilgili haberlerini de yakından takip eder. Ziraat Bankası şeref defterine görüşlerini aktarırken, yetmiş yıllık bir vizyonla çarpıcı hedefler belirler.

Bugün Sovyetler birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, Avusturya Macaristan gibi parçalanıp, ufalanabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir.

 İşte o zaman,Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostluğun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek demek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanıyor? Manevi köprülerini sağlam atarak..

Dil bir köprüdür.İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin  içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını değil, bizim onlara yaklaşmamız gerekir.’

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi diye faaliyet gösterecek üç ayaklı bir kurum, ilk defa modern Türkiye Cumhuriyeti eğitim kurumları arasında yerini alırken,  dil, tarih ve coğrafyanın bir üniversite çatısı altında Ankara’da açılmasıyla,Asya’daki Türklerin  tarihini,coğrafyasını, hem dilini çok iyi öğrenmiş bir neslin yetişmesini öngörüyordu.

Dil ve tarih çalışmaları aksamadan sürerken, dil ve tarih üzerindeki çalışmaları yakından izleyen Atatürk, bu tür çalışmalardan dolayı yorgun düşse de, çevresine bu yorgunluğunu belli etmemeye çalıştığı bilinmektedir.

Atatürk,2 Ağustos 1936 tarihli üçüncü Dil Kurultayında yaptığı konuşmada: “Konuk dil bilginlerinin, Türk dil bilginleri ile birlikte çalışmalarından, dil bilimin şimdiye dek çözemediği bir çok güçlükleri aşacağına, bu çalışmaların bir çok gerçeklerin günışığına çıkmasını sağlayacağına güvenim tamdır” derken,kurultayın en ilgili  izleyicisi olurken; ‘Hedefimiz yalnız Anadolu Türklerinin değil, bütün dünya Türklerin ortak dilini yaratmak olmalıdır.’ Diyerek Türk dilinin geniş bir coğrafyada etkili  olması üzerine hedeflerini tekrarlamıştır.

Bugün dilimizdeki kirlenmenin hangi boyutta olduğunu anlatmayı bir başka yazımızda işleme sözüyle, Atatürk’ün dil üzerine bir özdeyişiyle noktalayalım.

Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bilinçli olarak işlensin.’

 

O mübarek bayrak işte bu bayrak...

A.Eşref UZUNDERE

Unutanlara;
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak eğer üstünde ölen varsa VATANDIR” özdeyişini hatırlatarak,
“Malazgirt'te Alpaslan'ın dilinde,
Surlarda Ulubatlı'nın elinde,
Çanakkale zaferi yıllarında;
Zemin kan kırmızı, ay-yıldızı ak,
O mübarek bayrak, işte bu bayrak!”

Eurovision’ yarışmasında Sevgili Nigar ile Eldar’ın elindeki bayrak işte O bayrak…

Azerbaycan Kültür Derneği Bursa şubesi Başkanı Handan Askeran Ton, Eurovision şarkı yarışmasında Türk bayrağı ile sahneye çıkması üzerine bir açık mektup yayınladı.

Sevgili Nigar ve Eldar…

Başarınızla ülkenize, ülkemize ve tüm Türk ellerine yaşattığınız  mutluluk için sizi sevgiyle kucaklıyor ve kutluyorum.

Uluslararası bir yarışmanın birincisi olarak sahneye Türkiye ve Azerbaycan bayraklarıyla çıkmanız ise binlerce yıl öncesine dayanan mensubiyet bilincinin yarattığı ortak duygunun bugüne dek sergilenmiş ve hatıralarımızda özel yer tutan örneklerinden biri olarak yer alacaktır.

Türkiye ve Azerbaycan halklarının duygusal derinliğini kimi zaman unutan yöneticilerimizin, yaklaşım ve kararları ya da uluslararası diplomasinin plan ve programları her zaman bu duygu derinliğinin, çıkarsız sevginin önünde başarısızlığa uğramıştır ve uğrayacaktır.

Eurovision finalini takiben Türkiye’de yazılı ve görsel medyada ve internet ortamında yer alan haber ve yorumlar içinde özellikle Ermenistan-Türkiye maçında yaşanan bayrak krizinin gündeme taşınarak adeta rövanş mantığı ile değerlendirilmesinin Anadolu Türklüğüne özellikle Bursa halkına haksızlık olduğu inancı içinde bu açıklamayı paylaşma gereği duydum.

Bursa tekstil camiası 20 Ocak 1990 (Sovyet ordusunun Bakü’de yarattığı katliam) tarihinden başlayarak, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali sürecinde atölyelerde sabahlara kadar yapılan Azerbaycan bayraklarını özel ulaşım araçlarıyla yurdun dört bir yanına ulaştırmayı ve milyonlarca kişinin katılımıyla yapılan protesto gösterilerine bu bayraklarla katkı sağlamayı milli bir görev olarak üslenmiştir.

Yine Ermenistan-Türkiye maçında Bursa halkı evlerine iş yerlerine astıkları Azerbaycan bayrakları ile siyasi iradenin talihsiz kararına en anlamlı cevabı vermiştir.

Tıpkı aynı olay çerçevesinde Azerbaycan Türk şehitliği’nde yine siyasi iradenin uygulamaya kalktığı karara karşı Bakü’de halkın direnciyle karşılaşması gibi…

1949 yılından bu yana Azerbaycan ve Türkiye kardeşliğinin hizmetinde olan Azerbaycan Kültür Derneği Genel Merkezi ve şubeleri, bu ilişkileri gündelik olayların ve gelişmelerin sığ anlayışı içinde değil, yukarıda işaret ettiğim gibi binlerce yılın oluşturduğu ortak duygu ve ortak tarihin yarattığı hatırlarla değerlendirmeği milli bir görev saymıştır.

İşte bu nedenle inanıyorum ki; Eurovision yarışmasının birincisi sevgili Nigar’ın elinde gururla taşıdığı bayrakta; ninesinin Anadolu Türkü’nün milli mücadelesine destek vermek için elinden alyansını, kolundan bileziğini çıkarıp yolladığı yılların hatırası vardı…

Eldar’ın elinde taşıdığı Azerbaycan bayrağında; 1918 yılında Bakü’ye yardım için giden Türk-İslam Ordusu’nun kardeşleri için şehit olan kahraman Mehmetçiğin hatırası vardı…

28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Cumhuriyetini kuran ve “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” sözleriyle tarihe kayıt düşen Mehmet Emin Resulzade, 70 yıl süren Sovyet işgalinde yanından ayırmadığı üç renkli Azerbaycan bayrağını Türkiye’de Anadolu halkı ile birlikte umutla nasıl korudu ise; Azerbaycan bağımsızlık hareketinin büyük lideri Ebulfez Eçibey’in naaşına serilen Türk bayrağı da yıllardır kabri üstünde Azerbaycan halkı tarafından aynı özenle korunmaktadır.

Azerbaycan’ın 56’ncı Eurovision yarışmasında kazandığı başarıyı;

Türkiye-Azerbaycan bayraklarını birlikte taşıyarak dünyaya verdiği mesajın köklerini ve anlamını kavrayacağımız binlerce örnekten biri olarak gelecek kuşaklara aktarmamız ve bu tarz duyarlılıkları kıyaslama ya da misilleme gibi haksız ve yararsız yaklaşımlardan sakınarak gururla paylaşmamız dileği ile bir kez daha kutluyorum.

1  2  3  

Ebülfez Elçibey

Mehmetçik

ANKARA

Hürriyet Sabah Milliyet
Star Cumhuriyet Radikal
Yeni Şafak Türkiye Vatan
Akşam Zaman Posta