"Ne mutlu Türküm diyene." "Bağımsızlık benim karakterimdir."
"İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal." "Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez."

Yazarlar

AYRIŞMAK MI, BİRLİKTE YAŞAMAK MI...

Tuncer KIRHAN
 

Bostancı sahilindeki çay bahçelerinden birinde kadim dostum emekli asker 
Turan Özel ile Silvan'da şehit edilen 11 asker üzerine konuşurken,
garson masada duran gazete başlığı üzerine;
-Abi başınız sağ olsun, özür dileriz.' derken  şaşırdık.
Nedenini sordum, Diyarbakırlı olduğunu söyledi
-Silvan'dakilerden  birisi olabilirdin, ne dersin bu duruma dedim,
patavatsız bir tavırla yanıtladı;
-Abi hiç olmazsa  istenilenin yarısını versin.
- Kim verecek dediğimde cevabı gecikmedi.
-Tayyip Erdoğan dedi
.-İstanbul'un orta yerindesiniz, daha ne istiyorsunuz demeğe kalmadı ezberden sıraladı.
-Demokratik özerklik,bayrak, ana dilde eğitim, kendi polisimiz,meclisimiz olsun istiyoruz.
Turan'la göz göze geldik, işin tadı kaçmıştı. Hesabı isterken, garson tekrar özür diliyordu.
Turan;
- Özürümü kaldı dedi, yürüdük.   
Aradan otuz iki  gün geçti,son  Hakkari-Çukurca derkenPervari'de çıkan çatışmalarda 
meydana gelen saldırıda on artı iki can ile  şehit sayısı
32 günde 44'ye ulaştı. 
İktidar partisi kuruluşunun 10. yılını lüks iftar sofralarında geçirirken olmuştu bunlar.

Ülkenin yönetiminden sorumlu Başbakan, gelişmeler karşısında Ramazan ayı
müslümanlar için kutsaldır, daha etkin tedbirler için bayram sonunu bekliyoruz derken,
terörün dini imanı olmaz diyen elin oğlu durur mu?
Cumhurbaşkanı Gül bile;
'Terörle mücadelenin sabahı akşamı olmaz'' demedi mi? 
İster dış ister iç düşmanlar olsun,Sevr'le  yaratılmaya çalışılan  Ermeni ve Kürt devletlerinin
kurulması paranoyası
sona ermemiştir.
 Türkiye'nin bölgede önemini kabul edemeyen uluslar arası güçlerin
 sempatik isim ve anlayışlar içinde Pentagon'da hazırlayıp sunduğu ve adını,
 ''Demokratik Açılım'' gibi  lafları  insanlara yutturanlar, otuz yıldan beri ülkeyi
 kana boyayan terör örgütü temsilcilerinin Habur'dan girişine izin verirken
 bu  vebali üstlenmişlerdir. Diyarbakır'da ayrı bir parlamento açmanın özgür hak olduğunu söyleyen
 PKK ilişkili meclisteki unsurlar

 Van ilinde yaptıkları sözde kongreyle bağımsızlık ilanı  provası yapmakla,
köpeksiz köyde gemi azıya almaktır.BDP milletvekili Emine Ayna ;
 ''Artık talep etmiyoruz, yapıyoruz'' sözde ılımlılarından (!)radikal  Kürtçü Şerafettin Elçi
ve  Ahmet Türk ise, ''
Bundan sonra büyük olaylar çıkabilir,
çünkü Başbakan bizi elinin tersi ile itmiştir.
''  demekle adete dinamiti ateşlemiştir.   

Bilinmektedir ki, PKK'nın vurucu unsurları sınır ötesindedir.

Terörist başı Cemil Bayık Silvan'da 13 askerin katliamını üstlenirken,
 İmralı'daki adamın 12 Haziran  öncesi  deklare ettiği eylemsizlik koşulunu ilga ederek
 insiyatifin kendisinde olduğunu söylerken adeta Türk hükümetine posta atarken,hükümet,
Somali için yağmur duları tertip etmektedir. Bunca dökülen kan, masraf nereye kadar
 devam edecektir? Bütün bu söylem ve talepler, yukarıdaki garsonun dediği gibi,
 ne koparırsam  demekse bundan bir şey çıkmaz. Çünkü, giderek bıçak da kemiğe
 dayanmıştır. Türkler ile Kürtler bin yıldan beri et ile tırnak gibi birbütün olmuşken,
 ayrılıkçı parlamenter kurşun askerlere sormak gerekir bunca akan kan,
 şiddet ve kaybedilen milli servet  yanında  kıvırtmadan ayrılmak istiyoruz  diyebiliyor musunuz?
   Öyle ise, bütün bu patırtı niye...
Türk Dil Bayramı

Tuncer KIRHAN

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kültür kurumlarından biri olan ve on iki Eylül darbesiyle önemsizleştirilen Türk Dil Kurumu 79 yıl önce,12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün  talimatıyla kurulmuş ve 26 Eylül 1932  tarihli dil kurultayında ‘dil bayramı’ olarak kabul edilmişti.

 Ne yazık ki; bugün ne o günkü heyecan, ne Türk Dil Kurumu ne de Türk Dil Bayramı kalmıştır. Bizde bugün süregelen gündem dışına  çıkarak, bunu paylaşmak istedik.                         

Türkiye Cumhuriyetinin temel dinamiği olan ulusal dil ve tarih bilinci,Atatürk’ün en çok önem verdiği konular olduğu bilinmektedir. Ancak geldiğimiz noktada her şey yerini arar olmuştur. Bu amaçla başlatılan çalışmaların ilki 1931 tarihli, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin kurulması uluslaşmanın da bir gereği olduğunu işaret eder.

Atatürk,11 Temmuz 1932 gecesi adeta bir okul olan Çankaya’daki ünlü sofrasında yanındakilere; “Dil işlerini düşünmek zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sorar. Masada bulunanların bu düşünceye katılması üzerine, “Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım ve adı ‘Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.’ diyerek Türk Dil Kurumunun teorik temellerini atar ve bilindiği gibi bu kurum daha sonra,  Türk Dil Kurumu olur.
Cemiyetin kuruluşuyla birlikte başlayan çalışmalar sürerken, Türk Dil Kurultayının hazırlıkları da başlamış olur. Bu coşku ve heyecan içerisinde toplanan Türk Dil Kurultayına yurt dışından  ve içinden çok sayıda bilim adamı, gazeteci, yazar, devlet adamı ve sanatçı katılır.

Atatürk, kurultayı baştan sona izlerken, Türkçenin gelişmesi, özleşmesi, zenginleşmesi yolundaki çalışmaları yürüten,Türk Dil Kurultaylarının önemini belirtir.

 Bu tespit ve önerilerin en önemlisi;Türk dilinin yabancı dillerden giren sözcüklerden arınması değil, eş anlamlı sözcüklerle dilin zenginleştirilmesi şeklinde değerlendirilmiştir.Bir örnekle, Farsça ‘gul’ olarak bilinen kelime, Türkçe’ ye ’gül ‘olarak girerken sadece biçim değiştirmiştir.

Atatürk’e göre, dilin kaynağı halktır. O zaman araştırmaların da halk kaynağından beslenmesi gereği vardır diyerek çalışmalar genişletilir.

Atatürk,dilin zenginleşmesini eş anlam sözcüklerle sanat ve bilim dili olacak köklere kavuşmasına önem verirken, bunları işleyip bilimsel yapıyı oluşturacak kuruluşları da topluma kazandırmayı amaçlamıştır.

 İstanbul Üniversitesi’ne bağlı bir “Dil Okulu” halkevlerinde “Edebiyat ve Türk Dili Kolları” kurularak köylere kadar uzanan araştırmalarla yeni sözcüklerin taranması yönünde alınan kararlar önemli sonuçlar sağlamıştır.

Atatürk, bu çalışmaları izlerken, ‘Türkiyat Enstitüsünün günlük çalışma raporlarıyla,Sovyetler Birliği içindeki Türk Dünyası ile ilgili haberlerini de yakından takip eder. Ziraat Bankası şeref defterine görüşlerini aktarırken, yetmiş yıllık bir vizyonla çarpıcı hedefler belirler.

Bugün Sovyetler birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, Avusturya Macaristan gibi parçalanıp, ufalanabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir.

 İşte o zaman,Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostluğun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek demek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanıyor? Manevi köprülerini sağlam atarak..

Dil bir köprüdür.İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin  içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını değil, bizim onlara yaklaşmamız gerekir.’

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi diye faaliyet gösterecek üç ayaklı bir kurum, ilk defa modern Türkiye Cumhuriyeti eğitim kurumları arasında yerini alırken,  dil, tarih ve coğrafyanın bir üniversite çatısı altında Ankara’da açılmasıyla,Asya’daki Türklerin  tarihini,coğrafyasını, hem dilini çok iyi öğrenmiş bir neslin yetişmesini öngörüyordu.

Dil ve tarih çalışmaları aksamadan sürerken, dil ve tarih üzerindeki çalışmaları yakından izleyen Atatürk, bu tür çalışmalardan dolayı yorgun düşse de, çevresine bu yorgunluğunu belli etmemeye çalıştığı bilinmektedir.

Atatürk,2 Ağustos 1936 tarihli üçüncü Dil Kurultayında yaptığı konuşmada: “Konuk dil bilginlerinin, Türk dil bilginleri ile birlikte çalışmalarından, dil bilimin şimdiye dek çözemediği bir çok güçlükleri aşacağına, bu çalışmaların bir çok gerçeklerin günışığına çıkmasını sağlayacağına güvenim tamdır” derken,kurultayın en ilgili  izleyicisi olurken; ‘Hedefimiz yalnız Anadolu Türklerinin değil, bütün dünya Türklerin ortak dilini yaratmak olmalıdır.’ Diyerek Türk dilinin geniş bir coğrafyada etkili  olması üzerine hedeflerini tekrarlamıştır.

Bugün dilimizdeki kirlenmenin hangi boyutta olduğunu anlatmayı bir başka yazımızda işleme sözüyle, Atatürk’ün dil üzerine bir özdeyişiyle noktalayalım.

Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bilinçli olarak işlensin.’

 

O mübarek bayrak işte bu bayrak...

A.Eşref UZUNDERE

Unutanlara;
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak eğer üstünde ölen varsa VATANDIR” özdeyişini hatırlatarak,
“Malazgirt'te Alpaslan'ın dilinde,
Surlarda Ulubatlı'nın elinde,
Çanakkale zaferi yıllarında;
Zemin kan kırmızı, ay-yıldızı ak,
O mübarek bayrak, işte bu bayrak!”

Eurovision’ yarışmasında Sevgili Nigar ile Eldar’ın elindeki bayrak işte O bayrak…

Azerbaycan Kültür Derneği Bursa şubesi Başkanı Handan Askeran Ton, Eurovision şarkı yarışmasında Türk bayrağı ile sahneye çıkması üzerine bir açık mektup yayınladı.

Sevgili Nigar ve Eldar…

Başarınızla ülkenize, ülkemize ve tüm Türk ellerine yaşattığınız  mutluluk için sizi sevgiyle kucaklıyor ve kutluyorum.

Uluslararası bir yarışmanın birincisi olarak sahneye Türkiye ve Azerbaycan bayraklarıyla çıkmanız ise binlerce yıl öncesine dayanan mensubiyet bilincinin yarattığı ortak duygunun bugüne dek sergilenmiş ve hatıralarımızda özel yer tutan örneklerinden biri olarak yer alacaktır.

Türkiye ve Azerbaycan halklarının duygusal derinliğini kimi zaman unutan yöneticilerimizin, yaklaşım ve kararları ya da uluslararası diplomasinin plan ve programları her zaman bu duygu derinliğinin, çıkarsız sevginin önünde başarısızlığa uğramıştır ve uğrayacaktır.

Eurovision finalini takiben Türkiye’de yazılı ve görsel medyada ve internet ortamında yer alan haber ve yorumlar içinde özellikle Ermenistan-Türkiye maçında yaşanan bayrak krizinin gündeme taşınarak adeta rövanş mantığı ile değerlendirilmesinin Anadolu Türklüğüne özellikle Bursa halkına haksızlık olduğu inancı içinde bu açıklamayı paylaşma gereği duydum.

Bursa tekstil camiası 20 Ocak 1990 (Sovyet ordusunun Bakü’de yarattığı katliam) tarihinden başlayarak, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali sürecinde atölyelerde sabahlara kadar yapılan Azerbaycan bayraklarını özel ulaşım araçlarıyla yurdun dört bir yanına ulaştırmayı ve milyonlarca kişinin katılımıyla yapılan protesto gösterilerine bu bayraklarla katkı sağlamayı milli bir görev olarak üslenmiştir.

Yine Ermenistan-Türkiye maçında Bursa halkı evlerine iş yerlerine astıkları Azerbaycan bayrakları ile siyasi iradenin talihsiz kararına en anlamlı cevabı vermiştir.

Tıpkı aynı olay çerçevesinde Azerbaycan Türk şehitliği’nde yine siyasi iradenin uygulamaya kalktığı karara karşı Bakü’de halkın direnciyle karşılaşması gibi…

1949 yılından bu yana Azerbaycan ve Türkiye kardeşliğinin hizmetinde olan Azerbaycan Kültür Derneği Genel Merkezi ve şubeleri, bu ilişkileri gündelik olayların ve gelişmelerin sığ anlayışı içinde değil, yukarıda işaret ettiğim gibi binlerce yılın oluşturduğu ortak duygu ve ortak tarihin yarattığı hatırlarla değerlendirmeği milli bir görev saymıştır.

İşte bu nedenle inanıyorum ki; Eurovision yarışmasının birincisi sevgili Nigar’ın elinde gururla taşıdığı bayrakta; ninesinin Anadolu Türkü’nün milli mücadelesine destek vermek için elinden alyansını, kolundan bileziğini çıkarıp yolladığı yılların hatırası vardı…

Eldar’ın elinde taşıdığı Azerbaycan bayrağında; 1918 yılında Bakü’ye yardım için giden Türk-İslam Ordusu’nun kardeşleri için şehit olan kahraman Mehmetçiğin hatırası vardı…

28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Cumhuriyetini kuran ve “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” sözleriyle tarihe kayıt düşen Mehmet Emin Resulzade, 70 yıl süren Sovyet işgalinde yanından ayırmadığı üç renkli Azerbaycan bayrağını Türkiye’de Anadolu halkı ile birlikte umutla nasıl korudu ise; Azerbaycan bağımsızlık hareketinin büyük lideri Ebulfez Eçibey’in naaşına serilen Türk bayrağı da yıllardır kabri üstünde Azerbaycan halkı tarafından aynı özenle korunmaktadır.

Azerbaycan’ın 56’ncı Eurovision yarışmasında kazandığı başarıyı;

Türkiye-Azerbaycan bayraklarını birlikte taşıyarak dünyaya verdiği mesajın köklerini ve anlamını kavrayacağımız binlerce örnekten biri olarak gelecek kuşaklara aktarmamız ve bu tarz duyarlılıkları kıyaslama ya da misilleme gibi haksız ve yararsız yaklaşımlardan sakınarak gururla paylaşmamız dileği ile bir kez daha kutluyorum.

RƏSULZADƏNİN ƏMANƏTİ Yaxud Ankaradakı Azərbaycan Kültür Dərnəyində qorunub saxlanan istiqlal davası tarixi haqda

Zabil MÜQABİLOĞLU
Bayandır sokak 2, 37 taksim, 6 Kızılay, Ankara. Bu ünvanda balaca bir Azərbaycan yerləşir. Həm də bu Azərbaycan 1918-ci ildə qurulmuş Azərbaycan Xalq Cümhuriyyətini özündə yaşadır. Buradakı Azərbaycan Kültür Dərnəyi Şərqdə qurulmuş ilk demokratik cümhuriyyətin simvollarını, tarixini, onun qurucularının ideyalarını hər zaman qoruyub saxlamağa, yaşatmağa, gələcək nəsillərə ötürməyə çalışıb. 1949-cu ilə Məhəmməd Əmin Rəsulzadənin başçılığı ilə yaradılan Azərbaycan Kültür Dərnəyinin ofisində qəribə ab-hava var.
Oradakı insanlarla söhbət edəndə, otaqları gəzəndə, arxiv materiallarını vərəqləyəndə adama elə gəlir ki, illərlə mühacirətdə Azərbaycanın müstəqilliyi uğrunda mübarizə aparan Rəsulzadə və onun silahdaşları ilə söhbət edirsən. Azərbaycan Kültür Dərnəyin ofisində o zaman mühacirətdə yaşayan və Azərbaycan uğrunda mübarizə aparan dəyərli soydaşlarımızın iztirabları, ağrı-acıları duyulur, oradakı sənədlərə, arxiv materiallarına nəzər salanda həmin şəxslərin nə qədər böyük işlər gördüyü, hansı yollardan keçdiyi, necə böyük amallar uğrunda mübarizə apardıqları görünür.
Qapını açan şəxsin kimliyini sonra öyrəndim - Azərbaycan Kültür Dərnəyinin İdarə Heyətinin üzvü Səlcuq Önal. Dərnəyin baş katibi Tuncer Kırhan Azərbaycandan gəldiyimi və “Yeni Müsavat” qəzetindən olduğumu bilən kimi mənimlə ən yaxşı söhbət edə biləcək şəxsin elə S.Önal olduğunu deyir. Dərhal Azərbaycan Kültür Dərnəyinin başqanı Cəmil Ünalı xəbər alıram. Bir neçə gündür xəstə olduğunu və dərnəyə gələ bilmədiyini deyirlər.
Daha sonra S.Önaldan öyrənirəm ki, dərnəyin İdarə Heyətinin 11 üzvü var. S.Önal özü 33 ildir İdarə heyətinin üzvüdür. Eyni zamanda Bakı-Türk Federasyonunun baş katibidir. Onunla dərnəyin indiki durumu, fəaliyyəti, gələcək planları, Azərbaycanla əlaqələri və sairə barədə danışdıq.
S.Önal bildirdi ki, dərnəyin əsas fəaliyyəti Azərbaycana, Türkiyəyə yönəlik tədbirlər keçirmək, tarixi dəyərləri qoruyub saxlamaq, milli bayramları qeyd etmək, tarixi həqiqətləri üzə çıxarmaq, mədəni irsi qoruyub saxlamaq və digər bu kimi məsələlərdən ibarətdir: “Bu dərnək bizə Azərbaycan, millət, dövlət davası aparmış böyük, mübariz kişilərdən əmanət qalıb. Bunu yaşatmaq, Rəsulzadə kimi böyük öndərimizin ideyalarının, amallarının geçəkləşməsi uğrunda işimizi davam etdiririk. Məqsədimiz Azərbaycan üçün iş görmək, Xocalı, 31 mart soyqırımları ilə bağlı iş aparmaq, Dağlıq Qarabağ problemi ilə bağlı həqiqətlərin dünyaya çatdırılmasında soydaşlarımıza yardımçı olmaqdır”.
S.Önalın sözlərinə görə, dərnəyin “Azərbaycan Türk Kültür Dərgisi” adlı jurnalı çıxır: “Bu jurnal 1952-ci ildən nəşr olunur. O zamanlar "Azərbaycan" adı ilə nəşr olunurdu. Sonradan dəyişdi. Arxiv sənədlərinə baxanda görürük Rəsulzadə və silahdaşları o zaman nə qədər böyük işlər görüblər. Nə qədər çətinliklər və məhrumiyyətlər içərisində Azərbaycan davası aparıblar və bu jurnalı nə qədər maddi sıxıntılar içərisində çıxarıblar. Onların heç biri maddi baxımdan zəngin olmayıblar, amma ideyaları o qədər böyük, mübarizə eşqi o qədər güclü olub ki, ən ağır şərtlər altında Azərbaycan davası aparıblar, hələ də qiyməti tam verilməyən mücadilə veriblər. Arxiv sənədlərini vərəqləyəndə, o dövrdə onların gördüyü işlərlə bağlı materialları oxuyanda bəzən mən saatlarla bu otaqda ağlamışam. O insanlar nə qədər əzab-əziyyət, iztirablar çəkiblər. İndi nə var ki, Türkiyədə Azərbaycan haqda danışmağa. Rəsulzadənin dövründə, lap elə 80-cı illərdə burda Azərbaycan davası aparmaq o qədər də asan deyildi. Hərə bir tərəfdən təzyiq edirdi. Hələ bizim fəaliyyətimiz dövründə İran və Rusiya səfirlikləri bu dərnəyin qapadılması üçün dəfələrlə Türkiyəyə nota veriblər. Amma biz mübarizəmizdən dönmədik, babalarımızın bizə əmanət qoyub getdiyi Azərbaycan davasını davam etdirdik və elə bir vəziyyət yarandı, 80-ci illərdə biz küçəyə çıxıb “Rədd olsun Rusiya!”, “Rusiya Azərbaycandan əlini çək!” deyəndən beş dəqiqə sonra 2 min nəfər bizə qoşulub meydana çıxırdı. Amma indi bu şüarla meydana çıxsaq hamı bizə gülər. Tarix şərtləri dəyişdirir".
S.Önalın sözlərinə görə, jurnalı yalnız öz güclərinə nəşr etdirirlər. İmkan olanda ayda bir dəfə, olmayanda isə bir neçə aydan bir çıxarırlar: “Quzey və Güney Azərbaycandan olan tələbələr gəlib burda arxiv sənədləri ilə işləyirlər, Azərbaycandan olan müəllimlər burda araşdırma aparırlar. Azərbaycanda dostlarımız var. Bunların öndə gələnləri arasında Müsavat Partiyasının başqanı İsa Qəmbər, AXCP sədri Əli Kərimli, "Yeni Müsavat" qəzeti və başqaları var. Azərbaycandakı vəziyyətdən xəbərdarıq və durumun düzəlməsini, ölkənin daha da inkişaf etməsini istəyirik. Bu dərnəkdəki fəaliyyətimiz tam təmmənasızdı. Hamımız demək olar dövlət işində çalışırıq. Amma bununla belə həftənin 6 günü dərnək açıq olur və hamımız gəlib burda hansısa bir işlə məşğul oluruq. Burdan fikir çıxır, bura bizə əmanət olunan fikir mərkəzidi".
S.Önal Müsavatın yüz illik yubileyinə hazırlaşdıqlarını dedi. Onun sözlərinə görə, hər il Azərbaycanın milli bayramı və digər tarixi günlər qeyd olunur, müxtəlif aksiyalar keçirilir: “Məsələn Bursada Türkiyə-Ermənistan futbol matçında yaşanan bayraq qalmaqalından sonra bizim Bursa şöbəmiz orada minlərlə bayraq payladı”.
Daha sonra dərnəyin otaqlarını gəzirəm. Divarlardan Atatürkün, Rəsulzadənin, Elçibəyin, dərnəyin başqanı olmuş şəxslərin, Azərbaycanın məşhur şair və yazıçılarının, 1937-ci ildə repressiyaya məruz qalan ziyalılarımızın portretləri asılıb. Onu da öyrənirəm ki, bir neçə gün öncə mərhum prezident Əbülfəz Elçibəyin xanımı və oğlu da bu dərnəyə baş çəkiblər.
S.Önal bu barədə danışmaq istəməsə də, mən aldığım məlumatlarım əsasında ondan bu dərnəyə alternativ qurumlar yaratmaq cəhdlərinin arxasında hansı qüvvələrin dayandığını soruşdum. O isə belə məsələlərin olduğunu, amma bunun üstünə getmək istəmədiyini bildirdi.
Dərnəkdəki söhbətimizdən sonra Əsri Məzarlığına yollandıq. Məzarlıq o qədər böyükdür ki, küçələrə bölünüb.
Rəsulzadənin məzarı olan küçəyə isə Azərbaycan Kültür Dərnəyinin təşəbbüsü ilə 28 may küçəsi adı verilib. Rəsulzadənin anıt qəbiri bu məzarlıqda yeganə anıt qəbirdir.
Səlcuq bəy dedi ki, vaxtaşırı bu məzarı ziyarət edərək mənəvi rahatlıq tapırlar: “Hələ sovetlər dönəmində bu məzar bizim ziyarətgahımız idi. Bura gəldiyimizin mində birini doğma babalarımızın məzarına getməmişik. Tanıdığımız, tanımadığımız insanlar bura gəlir, məzar daşını öpüb qucaqlayır, onunla söhbət edirlər, sonra da kiçik kağız parçalarına sözlər yazılmış notları məzar daşına yapışdırıb gedirlər. Bu məzar bizim müqəddəs məbədimizdir”.
Beləcə, biz də Rəsulzadənin məzarı qarşısında sayğı duruşuna keçir, cümhuriyyətimizin və bayrağımızın banisinin qarşısında baş əyib Əsri Məzarlığından ayrılırıq.
Zabil MÜQABİLOĞLU Bakı-Ankara-Bakı
19 Mayıs 1943 Tarihli Gençlik Parkı

Tuncer KIRHAN

'Gençlik Parkı, Ankaralıların ve Anadolu insanının yaşamında iz bırakan tutkuların, eski bir fotoğrafa yansıyan hüzünlü tebessümüdür.'

Bahar gelince insanın kanı oynar sözü doğrudur. Bizim kuşağın kanıda çocukluktan kalma bir heyecanla hep 23 Nisan günlerinde oynar. Çünkü, milli hakimiyet o gün gökten indirildiğine inanılan bir gücün, bir şahıstan alınarak, demokrasi ve ulusal egemenlik adına TBMM'ye verilmişti.

Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın dehasından çıkan muhteşem donanımlı tarihi gün,  çocuklara bayram olarak verilirken dünyada da bir ilk başarılmıştı.

 Şevket Süreyya'nın 'Tek Adam' adlı eserinde,'23 Nisan 1920'de güneşli bir Ankara...' diye başlayıp olağan üstü bir tasvirle anlatılan tarihi günün yıl dönümünde, dostlarımızla Gençlik Parkı'na gittik.

 Nostaljik duygular içinde gezinirken, parkta yapılan önemli makyajdan etkilenmedik desem yanlış olur.

Ancak, anılarda önemli bir yeri olan Gençlik Parkındaki abartılı makyajı görünce, gezip eğlenme mekanı olmaktan öte, (fast food) ayak üstü bir yer olduğu kanısı oluştu içimizde. Ankara'da bu tip işler hep yapılıyor derken, Altındağ ilçesinde restorasyon diye yeniden yapılan sözde tarihi evler gibi, burada da her şeyin yenilendiğini, pahalı ve yeni malzeme üzerine monte edilmiş oyuncakları görünce hayretlerimizi saklayamadık.

Gençlik Parkı'nda, Cumhuriyeti inşa edenlerin ulusalcı anlayışı yansıtılmamıştır.

275.000 metrekare alana ilave bir şey mi yapılmıştır? Hayır. Renk ve ışıkları artırılan dönme dolaplar yerli yerindedir. Ankara'nın yaz sıcağında denizi yaşatan havuz yerinde duruyor olsa da sandallar yoktur.

Belediyecilikte,popüler bir ifadeyle, 'kentsel dönüşüm ve rekreasyon diye bir şey tutturmuşuz. Ne var bu rekreasyon içinde? Demek gerekirse,çoğu tarihi eserlerimizde olduğu gibi, önemli kültür enstrümanları yerine koyulan, büfeler, çay evleri, küçük lokantalar ve bir iki küçük salondan oluşan kapalı mekanlar, renkli yürüme yolları, çim ve çiçekleri de sayarsak rekreasyonun çerçevesini çizmiş oluruz.

Gençlik parkının  güzelim çınarları, ıhlamurları, akasya ve nergisleri,incelikle tasarlanmış yetmiş yıllık bir doğa eseridir.

Böylesine geniş amaçlı bir mekanda, bildiğimiz aile çay bahçeleri ve Zeki Müren gibi sanat güneşinin halkla bütünleştiği gazinolar yok sayılmıştır. Gazinolar olmayınca sahne sanatları da yok sayılmıştır. Hem ne demişlerdi(!) bu konuda bilen bilir.

Dünyanın önemli kentleri parklarıyla anılırken, bizim başkentimizin bir amblemi dahi yoktur. Sakın 'var' demeyin, o, öncekinden beter. Üstelik alıntı olduğunu tüm Ankaralılar biliyor. Ankara'nın şekil almış bir taşı bile logo olacakken, şaşı bakan bir kedi  neyin nesidir, anlamış değiliz.

 Gençlik Parkı'nın ilk tasarımı, 23 Nisan 1920'de ilk meclis binasında şekillenen ve Cumhuriyetle başlayan çağdaş kentleşme ile başlarken, o günlerin bozkırına çizilen modern Ankara resmini yaratma sevdası ve ahengi vardır.

1936'nın teknolojik araç ve gereçleriyle bataklık bir alan üzerinde bulunan futbol sahasının genişletilen ve altı yılda tamamlanan Gençlik Parkı, 19 Mayıs 1943 tarihinde açılmıştır.Bu tarih, Atatürk ve 18 arkadaşının, yani 19 Mayıs 1919'un 19 atlısının Samsun'a ayak bastığı tarihin yıldönümüdür.

19 Mayıs etkinlikleri, 28 Haziran 1938'e kadar, Samsun ilinde kurulan panayır ve sportif yarışmalarla anılırken, bu tarihin bir bayrak olması ve parka 'gençlik' adının verilmesinin mimarı Atatürk'ün Samsun'a çıkışında yaveri, aynı zamanda spor adamı süvari Albay Cevat ABBAS'tır.

Bugünkü makyaj ve rekreasyon içinde bu önemli isim ve vurgular yoktur. O günkü Ankara'yı imar eden Ankara valisi aynı zamanda Belediye Başkanı Nevzat TANDOĞAN' da yoktur. ATATÜRK'te yoktur, dönemin Başbakanı İNÖNÜ'de yoktur.

Gençlik Parkı'nda tarihle özdeş olan ve havuz başında nice fotoğraflara konu olan, tunçtan kız heykelleri de yoktur. Tunç heykelleri arayıp sorduk, kuytu bir mekanda mahzun ve ağlar halde bulduk.

Gençlik Parkı'nın eski halinde,havuz kenarına gerdanlık gibi dizili Fenerbahçe ve Karadeniz Restoranlarını göremedik. Japon aile gazinosu ve Luna Park Aile Gazinosunu göremedik. Duhuliyeden müzik dinleyen aileleri, kocaman çay bahçelerini, minyatür trenleri, kayıkları göremedik.

Cömertçe hazırlanmış yürüme yollarını, yapay mekanları, ışık efektlerini, uzak doğu ürünü plastik koltukları ve takip edilme hissi yaşatan üniformalı güvenlik görevlilerini gördük.

Bilindiği gibi, park ve bulvarları süsleyen heykeller, ülkelerin kültür ve tarihini yansıtır. Gençlik Parkı da bu tür eserlerden mahrumdur. Güney kapısı yakınında küçük bir tiyatro salonu önünde kavuklu, kaftanlı ve belinde ney olan, kaidesindeki ifadeye göre, 17.yüzyılda yaşamış, asıl adı Buhurizade Mustafa Efendi olan ITRİ isimli Mevlevi müzik adamının heykelini gördük.

 Gençlik Parkı'nın en görkemli heykeli ise kabul salonu önündeki Kazakistan devlet başkanı Nazarbayev'e aittir. Bu eseri görünce, Orhan Veli'nin;"Gemliğe girerken denizi göreceksin, sakın şaşırma." Dediği gibi şaşırıp kaldık.

Yirmi yıldan bu yana, Ankara'da benzer uygulamaları hep izledik. Çayyolu gibi Ankara'nın modern çehresi olan bir yerleşkedeki bulvara; "Şeyh Mucibulrahman Bangda Bungda Bulvarı" ismini vermek,yazışmalarda,"açık adres" sorusu karşısında, olası imla hataları nedeniyle sorun yaşatacak kadar yanlıştır.

Kim ne derse desin, Ankaralılar betonlaşma içinde bir kültür erozyonu yaşamaktadır. Elbette ki vefa güzel bir duygudur. Geçmişine sahip olamayan toplumların geleceği olmaz, sözünden hareketle diyebiliriz ki;

Gençlik Parkı'nın önemli bir eksiği kültür müzesidir. 275.000 metre kare alan içinde yer verilecek mütevazı bir müzede Nevzat TANDOĞAN'ın'ın,Cevat ABBAS'ın Ankara'nın simgesi SEYMENLER'in, Cumhuriyetimizin kurucusu yüce ATATÜRK'ün 19 Mayıs destanı gelecek nesillere anlatılmalıydı.

Tüm ulusumuzun 'Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı'nı kutlarken onu yaratanları rahmet ve minnetle analım.

1  2  

Ebülfez Elçibey

Mehmetçik

ANKARA

Hürriyet Sabah Milliyet
Star Cumhuriyet Radikal
Yeni Şafak Türkiye Vatan
Akşam Zaman Posta