M. Kemal Atatürk
   Devamı...

    M. Emin Resulzade
   Devamı...

    Ebülfez Elçibey
   Devamı...

Site İstatistik

Bugün89
Bu Hafta302
Bu Ay852
Toplam95660
KIBRIS, SOYER HÜKÜMETİ VE KORGENERAL KIVRIKOĞLU

Prof. Dr. Osman Metin Öztürk

I. Türkiye için, Kıbrıs sorun olmaya devam ediyor. Dün başka türlü bir sorundu, bugün başka türlü bir sorun…

Kıbrıs’ın bir sorun olmaktan bir türlü kurtulamamasının arkasında, Adanın değerli jeopolitiği yer alır. Adanın, bir bütün olarak Doğu Akdeniz’i kontrol imkanı vermesi çok önemlidir. Kıbrıs’a bakarken, aslında Doğu Akdeniz’e bakılmaktadır. Kıbrıs ile ilgili her gelişme, Doğu Akdeniz’i kontrol mücadelesi ile ilgilidir. Doğu Akdeniz, sadece bölgesel dengeler için değil, doğrudan küresel güç dengeleri açısından da önemlidir.

İki kutuplu dönemin Doğu-Batı kamplaşmasında fazla öne çıkmayan ve genelde Batının istifade ettiği bu jeopolitik değer, Sovyetlerin ve Doğu Blokunun dağılmasının, Batı Blokunun Avrupa ve ABD kanatları arasından baş gösteren ayrışmanın, Hazar Bölgesi enerji kaynaklarının Doğu Akdeniz üzerinden uluslar arası pazarlara taşınmasının ve Orta Doğu’da cereyan eden işgal ve kaosa ortamının Doğu Akdeniz’den kontrol edilebilir olmasının etkisinde, bugün çok daha öne çıkmıştır. Çünkü bu sayılan özellikler, güçlü aktörlere, rakipleri karşısında büyük avantaj sağlayacak özellikledir.

Hatırlanacağı üzere AB, 2004 yılında, mevcut ve yürürlükte olduğu kabul edilen anlaşmaların hükümlerine rağmen, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’ni, Kıbrıs Adası’nın bütünü adına üyeliğe kabul etmiştir. Bu, Doğu Akdeniz’de mevcut olan durumu (dengeleri) değiştirmeye yönelik bir süreci başlatmıştır. Daha yakın tarihlerde Fransa’nin GKRY ile imzaladığı savunma konularına ilişkin anlaşma ve GKRY’nin benzeri bir anlaşmayı Çin ile ortaya çıkarmaya çalıştığı yolundaki haberler, bu sürecin, belirtilen yönde mesafe aldığının işaretleridir.

GKRY’nin AB’ye alınması, hem Doğu Akdeniz’in ne kadar önemli olduğuna, hem de Doğu Akdeniz’deki mevcut durumu değiştirme isteğine işaret eder.

ABD ve İngiltere için, Kıbrıs Adasında ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’de, sonunda mevcut konumlarını kaybedecekleri bir sürecin başladığını söylemek mümkündür.

Kıbrıs Adası, Türkiye için, dün önemliydi. Ama bugün daha önemli hale gelmiştir. Karadeniz’deki mevcut statüyü değiştirmeye yönelik, çoğu örtülü olan gelişmeler ve girişimler, Karadeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip Türkiye için bir endişe kaynağıdır. Türkiye’nin kuzeyden algıladığı tehlikenin, niteliğinin ve yakınlığının, düne göre artmış olduğu bir gerçektir. Yunanistan’ın daha önce almış olduğu, fakat Türkiye’nin haklı tepkisi ve çektiği ‘hat’ nedeniyle uygulamaya koyamadığı, Ege Denizi’nde karasularını 12 mile çıkarma kararı, Türkiye için ciddi bir sorun kaynağıdır. Eğer Yunanistan bu kararını uygulamaya koyarsa, bu, Türkiye’nin Karadeniz’i ve Ege Denizi’ni kullanmasını neredeyse imkansız hale getirecektir. Bir yarımada ülkesi olan Türkiye, Karadeniz ve Ege Denizi üzerinden uluslar arası sulara çıkma imkanından yoksun kalacaktır. Bunun çok ciddi politik, ekonomik ve güvenlik boyutları olacağı şüphesizdir. Bu koşullarda geriye Türkiye’nin Akdeniz kıyıları kalmaktadır. Kıbrıs Adası, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarını kontrol eder. Eğer Kıbrıs Adası, Türkiye’ye müzahir olmayan güçlerin kontrolüne ve etki alanına girerse, Türkiye, Akdeniz kıyılarını kullanma olanağı da büyük ölçüde kaybetmiş olacaktır.

Kıbrıs Adası’nın Türkiye’nin yaklaşık 70 km. güneyinde olduğu dikkate alınırsa, Adaya konuşlandırılacak silah sistemleri, füzeler ve uçaklar üzerinden Türkiye’nin en uzak noktalarının bile kolayca vurulması mümkündür. GKRY’nin son 15 yıldır bu tür bir silahlanma ve alt yapı oluşturma çabası içinde olduğu ve bu konuda belirgin bir imkan ve yeteneğe kavuştuğu bilinmektedir.

Dolayısıyla, Kıbrıs sorununun, Türkiye için, bugün, Adada yaşayan soydaşlarının çok ötesinde, bir varlığı koruma ve sürdürme sorununa dönüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Bu durumun bir diğer ifade şekli de, Adada bir tek Türk yer almasa bile, Türkiye için Kıbrıs sorunun olacağıdır.

II. Ada, 1571 yılında Türkler tarafından ele geçiriliyor ve bu el değiştirme, Adada yaşayan Ortodoks Rumları, Katolik Cenevizlilerin baskı ve eziyetinden kurtardığı için, Rumlar tarafından sevinçle karşılanıyor.

Ada 19. yüzyılın son çeyreğine kadar (dört yüz yıldan fazla bir süre) doğrudan İstanbul’a bağlı olarak yönetiliyor. Bu tarihten sonra, kullanım hakkı, Ruslar karşısında İngilizlerin desteğini kazanmak için, İngiltere’ye tek ediliyor. Birinci Dünya Savaşında, Osmanlı Devleti ile İngiltere karşı karşıya gelince, İngiltere Kıbrıs Adasını ilhak ettiğini açıklıyor ve Lozan Barış Antlaşması ile de Ada hukuken İngiltere’ye bırakılıyor. Bu durum, 1960 yılına kadar sürüyor ve aradan geçen 40 yıla yakın bu süre içinde, Ada, bir İngiliz Vali tarafından yönetiliyor. Adanın İngilizler tarafından yönetildiği sırada, Rumlar ile İngilizler sık sık karşı karşıya geliyorlar. Rumlar, özellikle 1950’li yılların ortasından itibaren İngilizleri hedef alan silahlı şiddet eylemlerine girişiyorlar.

1960’da, Türkiye’nin, İngiltere’nin, Yunanistan’ın, Kıbrıs Türk Toplumunun ve Kıbrıs Rum Toplumunun birlikte altına imza koyduğu belgelerle, Kıbrıs’ta yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemin özelliği, yapılan düzenlemelerin içinde saklı olan iç ve dış dengelerdir. Bir taraftan içeride Kıbrıs Türkleri ile Kıbrıs Rumları arasında bir denge sağlanmış, diğer taraftan da kurulan sistem imzacıların oluşturduğu bir ittifak ile garanti altına alınmıştır.

Ancak 1960 sistemi fazla uzun ömürlü olmamıştır. 1963 yılında, önce Türkler zorla yönetimden uzaklaştırılmış, sonra da Türkleri hedef alan bir etnik temizlik, yok etme ve sindirme politikası uygulamaya konulmuştur. 1963 ile 1974 yılları arasındaki dönem, Rumların Kıbrıs Türklerinin canlarına, mallarına ve namuslarına kastettikleri bir dönem olmuştur. Kıbrıs Türkleri, bu 11 yıllık süre içinde, küçük gruplar halinde biraya gelerek, her türlü ihtiyaçlarını kendi aralarında ortaklaşa çaba ile karşılamak durumunda kalmışlardır.

1974’de, Yunanistan’ın Adayı ilhak girişimi karşısında, Türkiye’nin 1960 sisteminden gelen garantörlük hakkını kullanarak ve 1960 sistemini yeniden ihya etmek için Adaya müdahale etmesi, Kıbrıs Türkleri için, bugüne kadar gelen yeni bir süreci başlatmıştır. Müdahale, Kıbrıs Türklerinin, can, mal ve namus konusundaki endişelerden kurtulmasını sağlamış; Kıbrıs Türkleri, müdahale sayesinde, Adanın kuzeyinde güven içinde yaşamaya başlamışlardır.

Kıbrıs’a müdahale etmesi, ABD’nin Türkiye’ye ambargo uygulamasına neden olmuştur. Ambargo üzerine, Kıbrıs Türkleri, Türkiye’nin de desteği ile, 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD)’ni ilan etmişledir. KTFD’nin ilanı, Kıbrıs Türklerinin Rumlar ile ‘birleşik devlet’ çatısı altında bir arada yaşama isteğinin çok açık bir ifadesi olmuş, ancak bu irade maksatlı olarak görmezden gelinmiştir. Hemen ifade edelim ki, Annan Belgesinin arkasında olanlar ve buna sahip çıkanlar, KTFD girişimini hatırlamak durumundadırlar. KTFD adımına karşılık verilmemiş iken, Annan Belgesine sarılınması doğru olmamıştır.

Daha önce, Avrupa Konseyi’nde iki Rum ve bir Türk’ten oluşan üç kişilik bir heyet tarafından temsil olunan Kıbrıs, 1974’deki müdahale sonrasında 1983’e kadar, Avrupa Konseyi’nde temsil edilmemiştir. 1983’de, Avrupa Konseyi, Kıbrıs’ı temsil yetkisini Rumlara vermiş ve tüm Kıbrıs adına Rumları muhatap kabul etmiştir. Yani Avrupa Konseyi, Kıbrıs Türklerini yok varsaymıştır. Kıbrıs Türkleri de, yine Türkiye’nin desteği ile, bu yok varsayışa, 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’ni ilan ederek cevap vermişledir.

KKTC, uluslar arası hukuk açısından, devlet sayılmanın bütün gereklerine sahip olmasına rağmen, bugüne kadar Türkiye dışında bir başka ülke tarafından tanınmamıştır. Başta bazı Avrupa ülkeleri olmak üzere ABD, hem kendileri tanımamışlar, hem de şu veya bu nedenle, bir şekilde KKTC’nin Türkiye dışındaki ülkeler tarafından tanınmasını engellemişlerdir. Annan Belgesine sarılınması, bugüne kadar gelen bu engelleme ve Avrupa Konseyi’nin Kıbrıs’ta Türkleri yok varsayması nedeniyle de, doğru değildir.

1990 yılına gelindiğinde, GKRY, AB’ye üyelik müracaatında bulunmuş ve bu müracaat, AB tarafından, Kıbrıs’ın bütünü adına kabul edilmiştir. 1997 yılında başlayan katılım müzakereleri sonunda, 2004 yılında GKRY, Adanın bütünü adına AB’ye resmen üye kabul edilmiştir. GKRY’nin üyelik müracaatının kabulü ve AB’ye üye olarak alınması, uluslar arası hukuka aykırıdır, uluslar arası hukuk açısından Kıbrıs Türklerine yapılmış bir başka haksızlıktır ve Annan Belgesine sarılınmasının yanlışlığına işaret eden bir başka veridir.

Çünkü Rumların tam üyelik müracaatının ve tam üyeliğinin kabul edilmesi, Kıbrıs Cumhuriyeti adına olmuştur. Yani Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil ettiği kabul edilmiştir. Oysa Kıbrıs Cumhuriyeti, 1960 sisteminin ürünüdür ve yukarıda daha önce ifade edildiği üzere, Kıbrıs Cumhuriyeti Türklerden ve Rumlardan oluşmaktadır, bunlar arasında öngörülen bir dengenin üzerine bina edilmiştir. 1960 sisteminin öngördüğü Kıbrıs Türklerine tahsis edilmiş Cumhurbaşkanı Yardımcısının sahip olduğu veto yetkisi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadığı hiçbir uluslar arası örgüte üye olamaması, bu dengenin çok somut birer işaretleridir. Bunun pratiğe yönelik anlamı, Kıbrıs Türklerinin AB üyeliğini istemeyebileceğinin ve Türkiye’nin AB üyesi olmadığının dikkate alınmamış olduğudur. Bu nedenle, Rumların AB ile olan ilişkilerinin tüm Kıbrıs adına olması, kökten, uluslar arası hukuk ile bağdaşmamaktadır.

GKRY’nin Kıbrıs’ın bütünü adına AB’ye kabul edilmesi ve KKTC topraklarının AB tarafından ‘AB’nin işgal altındaki toprakları’ olarak nitelendirilmesi, İngiltere ve ABD’nin hem Kıbrıs’ı kullanması, hem de Doğu Akdeniz’deki dengelerin geleceği açısından önemlidir. İngiltere ve ABD için, Kıbrıs’ta sonun başladığı ifade edilebilir. Bu, bugün Kıbrıs’ta yaşanan ve Kıbrıs ile ilgili gelişmeleri anlamak açısından çok önemlidir.

Kıbrıs Türkleri, 1974’den bu yana, bir izolasyona tabi tutulmuş ve KKTC’ye ambargo uygulanmıştır. Bu da yine Annan Belgesine sarılınmasının yanlışlığına işaret eden bir başka veridir. Kıbrıs Türkleri için bugün bir geri kalmışlıktan ve kalkınamamışlıktan söz ediliyorsa, bunun sorumlusu Türkiye değil, Kıbrıs Türklerini izole edenler ve ambargo uygulayanlardır. Türkiye, KKTC’ni tanıyan ve diplomatik ilişki kuran tek devlet olmanın da ötesinde, bugüne kadar düzenli olarak yaptığı ekonomik yardımlar ile de, izolasyonun ve ambargonun olumsuz etkilerini hafifletmeye çalışmıştır. KKTC ekonomisi için çok olumsuz tablo çizenler, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin KKTC’de kişi başına düşen milli gelirin gerisinde olduğunu görmek ve KKTC’de kişi başına düşen milli gelirin arkasında Türkiye’nin düzenli olarak yaptığı yardımların da yer aldığını hatırlamak durumundadırlar.

III. KKTC’de Annan Belgesinin ortaya çıkmasından hemen sonra başlayan ve CTP’yi iktidara taşıyıp bugünlere getiren sürece bakarken, bütün bunları görmek gerekir.

Kıbrıs Türklerinin bugün geldiği noktanın arkasında Türkiye vardır. Bu yazıyı okuyanların bir kısmı, bu ifadeyi olumsuz açıdan alabilir. Ama bu ifade ile kastedilen, hiç şüphesiz böyle olumsuz bir anlam değildir. Söylenmek istenen, eğer dün etnik temizliğe maruz kalan Kıbrıs Türkleri bundan kurtulmuş ve bugün müstakil ve egemen bir devlete sahip olmuşlarsa, bunu Türkiye’nin desteği ile gerçekleştirilmiş olduğudur. Bunu kimsenin unutmaması gerekir. Annan Belgesinin ortaya çıkmasından hemen sonra AB’den ve diğer bazı kaynaklardan gelen yardımların, hem miktarı, hem de zamanlaması sorgulanmalıdır. Bu yardımların miktarı, Türkiye’nin 25 yıldır düzenli olarak yaptığı yardımların yanında bir ‘hiç’ mertebesindedir. Ve yine bu yardımların niye şimdi ortaya çıkmış olduğuna dikkat etmek gerekir.

Annan Belgesinin ortaya çıkması ile birlikte, Kıbrıs Türklerinin yanında ve karşısında olanlar adeta yer değiştirmiştir. Yıllarca Kıbrıs Türklerini izole edip ambargo uygulayanlar ‘iyi adam’ rolü ile birdenbire ortaya çıkarken, bugüne kadar hep Kıbrıs Türklerinin yanında yer almış ve bu yolda canlarını ve kanlarını akıtmış olanlar da adeta ‘kötü adam’ rolüne itilmişledir.

Yakın geçmişte yaşanan bazı hususları, Mehmet Ali Talat’ı, Soyer Hükümeti’ni ve CTP’yi anlamak adına hatırlamakta yarar vardır. Bunun için işte somut bazı sorular:

- Kıbrıs Türkleri, 1963 ile 1974 yılları arasında bir etnik temizliği maruz kalmış mıdır? Kimler, Kıbrıs Türklerini Adadan silmek istemiştir?

- 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs Türklerinin bir kısmı niçin evlerinden, işyerlerinden ve sevdiklerinden ayrılarak başka yerlere gitmişlerdir?

- 1963-1974 yılları arasında Rumların tek başına Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yönetmeleri doğru mudur? Bu yıllarda, bu Cumhuriyet’te Kıbrıs Türklerinin bir yeri var mıdır? Kimler bu duruma seyirci kalmıştır?

- 1963-1974 yıllarında, Adada Kıbrıs Türklerinin hakları gasp edilirken ve Kıbrıs Türkleri bir etnik temizliğe maruz kalır iken, Batılı ülkeler (ABD ve Avrupa ülkeleri) ne yapmıştır?

- Avrupa Konseyi’nin 1983 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni sadece Rumlardan ibaret sayması, hukuka, adalete ve hakkaniyete uygun mudur? Bunun arkasında hangi ülkeler yer almıştır?

- Rumların AB’ye üyelik müracaatı ve tam üyeliği, hukuka, adalete ve hakkaniyete uygun mudur? Kimler, Kıbrıs Türklerini yok varsayarak bunları kabul etmiştir?

- KTFD’ne niye iltifat edilmemiştir?

- KKTC’nin tanınmasını bugüne kadar kimler engellemiştir?

- Kıbrıs Türklerine ve KKTC’ye, 30 yıldan fazla bir süredir kimler ambargo uygulamaktadır? KKTC üzerindeki ambargo devam etmekte midir?

- Bütün bunlar olurken, Türkiye ne yapmıştır? Kıbrıs Türklerine yapılan bu haksızlıkların arkasındakilerle beraber mi olmuştur, yoksa bunların karşısında ve Kıbrıs Türklerinin yanında mı olmuştur?

CTP’ye, Soyer Hükümeti’ne ve Mehmet Ali Talat’a bakanlar, bu soruları kendi kendilerine sormak zorundadırlar.

CTP, Soyer Hükümeti ve Mehmet Ali Talat, bugüne kadar Kıbrıs Türklerini karşına almış olanlarla dost olmak gibi beyhude bir çaba içindedir.

CTP’nin bugün izlediği siyaset, Yunanistan’ın askeri bir darbe ile Adada Kıbrıs Helen Devleti’ni kurdurmasından hemen önceki dönemde Makarios’un izlediği siyaseti çağrıştırıyor. Makarios, 1974 öncesinde Bağlantısızlar Hareketi içinde öne çıkmıştı. Sovyetlere daha yakın olan Bağlantısızlar Hareketi içinde öne çıkması, Makarios’un, Atina’dan uzaklaşmasına ve Atina’yı karşısına almasına neden olmuştu. Makarios ta, o zaman Kıbrıs’ta Atina’nın bir valisi olmak yerine, Cumhurbaşkanı olarak kalmayı tercih ettiğini söylüyordu. Makarios’u bu politikaya iten en temel nedenlerden biri, Bağlantısızlar Hareketi üzerinden Sovyetlerden aldığı örtülü destekti.

Bu tablo, bugün de Adanın kuzeyinde CTP’yi, Soyer Hükümeti’ni ve Mehmet Ali Talat’ı çağrıştırıyor. ABD’nin Kıbrıs’taki konumunu koruma adına CTP’ye gösterdiği ilgi, Soyer Hükümeti’ni ve Mehmet Ali Talat’ı Ankara’yı görmezden gelme konusunda cesaretlendirmektedir. KKTC’de bugün yaşananların temelinde bunların yer aldığı değerlendirilmektedir. Türkiye’deki AKP Hükümetinin ABD ile olan yakınlığı da, ayrıca bu cesaretlendirmede pay sahibidir.

Dün Makarios nasıl kendisini Atina’nın bir valisi gibi görüyor ve bundan rahatsızlık duyuyor idiyse, Talat da bugün kendisini Ankara’nın bir valisi gibi hissediyor ve bundan rahatsızlık duyduğunu açıkça beyan etmekten kaçınmıyor. Ve Ankara’daki AKP Hükümetinden hiç ses çıkmıyor!...

Bu algılamanın ve durumun üzerinde durmakta yarar var. Her şeyden önce, KKTC, Türkiye’nin her şeye rağmen tanıdığı ve diplomatik ilişki kuruduğu tek devlettir. Yani Mehmet Ali Talat’ın kendisini Ankara’nın bir valisi gibi hissetmesini gerektirecek bir durum yoktur. İkincisi de, Türkiye’nin KKTC’yi ilhak gibi bir niyet ve maksat içinde olduğu düşünülemez. Bunların dışında, Mehmet Ali Talat’ın ABD nezdindeki konumunun, Makarios’un Bağlantısızlar Hareketi ve Sovyetler nezdindeki konumu ile hiçbir benzerliğinin olmadığını da görmek gerekir. Papadopulos’un da tıpkı Makarios gibi, bugün giderek Atina’dan uzaklaştığı ve Mehmet Ali Talat’ın bundan etkilendiği ileri sürülürse, bu nokta da yine Papadopulos’un başında bulunduğu GKRY’nin AB’ye üye olduğunu hatırlamak icap edecektir.

Ayrıca, Ankara’nın bir valisi olmayı içlerine sindirmeyenlerin, aynı zamanda Rumların veya Amerikalıların bir valisi olmaya istekli oldukları izlenimi vermeleri anlaşılır olmaktan uzaktır. En az bunun kadar anlamakta güçlük çekilen bir diğer konu da, Ankara’daki AKP Hükümetinin, bu gelişmeleri bir seyirci gibi izlemesidir.

Konunun bir başka boyutu da, Annan Belgesi konusunda verilen sözler yerine getirilmemiş iken, KKTC’de benzeri bir sürecin yeniden ortaya çıkabileceği işaretlerinin belirmesidir. Bunun anlamı, Kıbrıs sorunun Türkiye için daha olumsuz bir mecraya kayabileceği ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’nin içerideki ve dışarıdaki konumunu ve itibarını aşındırabilecek yeni bir sürecin yaşanma ihtimalinin zayıf olmadığıdır. Bu nedenle, Annan Belgesinin gündemde olduğu önceki dönemde yaşananları masaya yatırıp o döneme ilişkin her ayrıntıyı incelemekte ve özellikle kamuoyu oluşturucularına eğilmekte yarar olabilir.

IV. KKTC’de görev yapan Türk askerinin bir süreden beri rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Bu rahatsızlık, CTP Yönetiminin Türkiye’ye bakışı ile ilgilidir. Bunda Türkiye’deki mevcut iktidarın payının büyük olduğu değerlendirilmektedir. Bir ülkenin güvenliği için, usulüne uygun olarak o ülkede görev yapan Türk askeri hedef alınırken, AKP iktidarının tribünde seyirci rolünde olmasını başka türlü yorumlamak güçtür. Kendi askeri KKTC’de hedef alınırken Ankara’nın buna seyirci kalmasının, üçüncü aktörler nezdinde, AKP iktidarının kendi askeri ile sorunları olduğu, kendi askerini karşısına aldığı ve yıpratmak istediği ve bu iş için KKTC’nin bugünkü yönetimini kullandığı algılamasına yol açmasıdır. Gerek CTP’nin iktidara geliş süreci, gerekse CTP’nin Ankara’nın yardımlarına muhtaç olması, ister istemez bugün KKTC’de yaşanan söz konusu gelişmeler ile Ankara’daki AKP iktidarı arasında bağ kurulmasına neden olmaktadır. CTP’nin, Soyer Hükümeti’nin ve Mehmet Ali Talat’ın AKP’den güç ve cesaret almadıkları söylenemez.

Bu noktada, AKP’nin, iktidarının ilk yıllarında, TSK’ne ve Türk askerine karşı başta Yunanistan olmak üzere bazı Avrupa ülkelerini, bir kurum olarak AB’yi ve ABD’yi kullandığı, kullanmak istediği ve bu yönde bir çaba içine girdiği bilinmektedir. Bu bilindiği için AKP iktidarının, şimdi de aynı işi KKTC, Mehmet Ali Talat, Soyer Hükümeti ve CTP üzerinden yapmak istediği değerlendirilmektedir.

Bu değerlendirme karşısında da, niye şimdi, niye Kıbrıs Türkleri kullanılarak diye sormak gerekir. Türkiye’de gelip kapıya dayanan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, AKP’nin kendi içinden veya kendisine yakın (kendisinin kontrol edebileceği) bir kişiyi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtmak istemesi, TSK’nin ve Türk askerinin bunun önünde ciddi bir engel olarak görülmesi, TSK’nin ve Türk askerinin diğer araçlara nazaran KKTC üzerinden daha kolay aşındırılacağı ve itibar kaybedeceği bir sürecin AKP’ye geniş ve belirgin bir hareket alanı sağlayacağının düşünülmesi, bu sorulara verilebilecek cevaba ilişkin ifadelerdir.

Yani KKTC’de yaşanan tablonun, Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olduğu değerlendirilmektedir. KKTC, Mehmet Ali Talat, Soyer Hükümeti ve CTP, TSK’nin ve Türk askerinin yıpratılmasında kullanılan (kullanılmaya çalışılan) yeni araçlar gibi gelmektedir. Eğer bu değerlendirmeye iştirak edilir ise, Türkiye’nin nasıl bir iç tehdit ile karşı karşıya bulunduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır. Eğer öyle ise, bundan, kendi amaç ve hedefleri için, Türkiye açısından ‘beka’ derecesinde önem arz eden Kıbrıs konusunu bir araç olarak kullanmaktan çekinmeyen bir siyasal zihniyet ile karşı karşıya bulunulduğu sonucu çıkarılabilecektir. Bu da yine iç tehdidin şiddeti açısından dikkate alınması gereken bir husustur.

O zaman Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu’nun çıkışını, herkes için yapılmış çok ciddi bir uyarı olarak görmek gerekir. TSK, Korgeneral Kıvrıkoğlu’nun çıkışı üzerinden, olayın farkında olduğunu ve buna müsaade etmeyeceğini ihsas etmiştir. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 21 Mart 2007 Çarşamba günü Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanlarına, Jandarma Genel Komutanı’na ve Ankara’da görevli orgenerallere verdiği program dışı akşam yemeği de, bu bağlamda görülebilecek ve üstteki değerlendirmeyi besleyecek bir gelişme olarak alınabilir.

Kaynak: http://www.habusulu.com (22 Mart 2007)

 
< Önceki   Sonraki >

Copyright © 2007 Azerbaycan Kültür Derneği
Bayındır Sokak 37/6 Kızılay / ANKARA | Tel: +90.312.435 37 06 | Fax: +90.312.435 37 05
Echonex Creative Solutions