| "Barış, hakikat ve adalet adına..." Orhan Pamuk'a açık mektup |
|
Alev Alatlı
Orhan Pamuk’a açık mektup (1)Alev Alatlı, Zaman, 07.03.2005 Emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların, TC’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan milyonlarca Müslüman söz konusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyorum... "Barış, hakikat ve adalet adına ..." ibaresi 1894-96 yıllarında Türkiye’de görev yapan İngiliz Topçu Yüzbaşı Charles Boswell Norman’a ihtiramın ifadesidir. Ermeni “soykırımı” meselesinin günümüz kamuoyunda “kanlı Türk tarihinin muhtemel bir süreci” olarak algılandığını tahmin etmekteyim. Mektupta istatistiklere, münferit olaylara yer ayırmamamın nedeni bu haksız algılamadır. Birden fazla halkı ilzam eden facialara, münferit olaylara yer ayırmak demek “bizim” yaptığımız “soykırım” -her ne idiyse- haklı nedenlere dayanıyordu şeklinde bir tartışmaya girmek demek olurdu, oysa bu topraklarda yaşananlar haklı ya da haksız olma keyfiyetinin çok fevkindedir. Yok edilen insan ve mal varlığına kaba sayılar olarak bakıldığında esası itibarıyla Avrupalı ve açgözlü bir ideoloji ve uygulamanın bölge insanlarına reva gördüğü ile Osmanlı yöneticilerinin tutumları hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Bu mektubun muhatabı gibi ben de birtakım ölçütlere göre kaba saba, hatta belki olmasa da olur (1) bir ulusun sulbündenim. Bu nedenledir ki, ulusumun zaaf ve yetersizliklerini gözden kaçırmamaya var gücümle özen gösterdim. Ancak, emperyalist kurgu, tahrik ve kıyıma ilişkin hemen hiçbir şey söylemeyen Batılı aydınların ve onların (hiç kuşkusuz “liberal”) yerel Batılılaştırmacı müttefiklerinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan yakın tarihimizi değerlendirirken kullandıkları lânetleyici dilin, Balkanlar’da, Kırım’da ve Kafkasya’da katledilen ve göçe zorlanan çoğunlukla Türk nesebinden milyonlarca Müslüman söz konusu olduğunda tarafsız bir dile dönüşüyor olmasına isyan ediyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu topraklara sağ varmayı başarabilmiş sığınmacıların ahfadından oluştuğunu göz ardı etmenin alçaklık olduğunu düşünüyorum. Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden birisi de alternatif tarihlerini oluşturabilecek sivil belgelere, güncelere, edebiyata sahip olmamalarıdır. Oysa, 1910’larda Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin düşmanca tutumuyla ünlenen Ernest Renan’ın kelimeleriyle: “Bir devleti kurtaran kuvvet manevi bir uyanıştır. Bu milli ve romantik bir edebiyat demektir. Türkiye’de böyle bir edebiyat yoktur ve olamaz. Türk romantikleri hangi intikam duygularını çoğaltacaklardır? Türkiye’de öyle bir şey yoktur. Türk edebiyatı sükûnet ve tasvir edebiyatıdır.” (2) Türkler, Araplar, Kürtler ya da İranlılar, bölge halkları için geçerli olan bu olgunun sonucu, deneyimlerinin, uğradıkları haksızlıkların, trajedilerin, emel ve ideallerinin yaşanan gerçeklerle doğrudan bağlantısı olmayan, sorumluluğunu taşımayan kalemler tarafından takdim edilmesidir. Bu kalemler, Batı’nın Türkler ve Müslümanlara karşı yüzlerce yıllık önyargılarından kaynaklanan kültürel şablonlarından kurtulamazlarken, aynı kaynaklardan beslenen yerli aydınlarımızın bizi güçlükle katlanılabilen bir belâ konumuna indirgeme eğilimlerine büyük bir hevesle katkıda bulunmalarına içerliyor, teessüf ediyorum. Yaşanan her trajedinin Batılı ideoloji ve uygulamaların sonucu olduğu şeklindeki yorumlar kadar, belirli bir tarih görüşüne uydurulamayan ya da istenen sonuca götürmeyen her eylemin barbarlık, ilkellik olarak nitelendirilmesinin bölge ve dünya barışına hizmet etmediğini savunuyor; ve nihayet, yine bir Avrupalı ideoloji doğrultusunda rakip olduğu düşünülen bir ırkı yeryüzünden silme girişimi olan “Genocide” uygulamasının Türklerin de üstesinden gelebilecekleri bir proje olduğu savını hayretle karşılıyor, bu çabanın Auswitz’de, Bersen’de can veren Yahudilere reva görülen dehşeti evcilleştirmeye yönelik olabileceğinden kuşkulanıyorum. Bu mektubun Pamuk’un iddialarına ilişkin bir “uzman” görüşü olmadığı, meseleye nokta koyamayacağı açıktır. Ancak, Ermeni meselesinin çözümsüzlükten kurtulması için tarafların ve olaylara müdahil olan diğer halk ve devletlerin tutum ve eylemlerinin de ve açık yüreklilikle ortaya dökülmesi gerektiği de bir o kadar açıktır. Kendi adıma böylesi bir yüzleşme olmaksızın, atalarımı “soykırım” gibi rezil bir töhmet altında bırakan ithamları aşağılık tacizler olarak umursamamaya devam ederken, sahici bir tartışma sonucunda genelde kabul gören tarihin tashihine gönül huzuru ile razı olacağımı beyan ederim. Alternatif tarih Yaklaşık üç ay önce Başbakan Erdoğan, 173 yıldır kesintisiz hizmet veren Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Müzesi’nin açılışını yaptı. Müzenin en kıymetli parçası Sultan İkinci Mahmut’un Ermeni hastanesinin açılmasına izin veren 1832’de tarihli fermanı ve tuğrasıydı. İkinci Mahmut, imparatorluğun bu en uzun yüzyılında Üçüncü Selim’in öldürülüşünü, 1809 Rus harbini, 1821’de Yunanistan’ın kopuşunu, 1826 Yeniçeri isyanını, 1826 büyük İstanbul yangınını, 1827’de elli yedi gemi, sekiz bin askerin kaybı ile sonuçlanan Navarin baskınını, 1828’de Tekirdağ’a inen Kazak atlılarını, 1830’da Fransızların Cezayir’i işgalini, 1832 Mısır ordusunun Konya’ya girişini yaşamış bir adam, paha biçilmez fermanını muhafaza eden, İstanbul Ermeni cemaatidir. Cemaatin ileri gelenlerinden Bedros Şirinoğlu’nun Başbakan’ın yanında durmuş fermana bakarkenki yüz ifadesi, dilinden düşürmediğini yakından bildiğim “Biz bu ülkenin çocuklarıyız” beyanı, tarihlerinin izini İsa’dan önce altıncı yüzyıla süren kadim bir halkın kör öfkeden, üstenci hümanizmadan, aklın kurgusundan arınmış engin dünya görüşünün hülâsası gibidir: “Genocide” gibi ekonomik ve siyasi çıkarların şekillendirdiği tarih yorumlarına sarılmayacak kadar deneyimli, dayatılan “konjonktürel resmi tarih”e karşı durabilecek kadar haysiyetli, kendi alternatif tarihlerine sahip çıkabilecek kadar güçlü ve onurlu insanların yaşanan gerçekliğe odaklanan, insanoğlunun fıtratındaki temel iyiliği ululayan, masumiyeti hor görmeyen, trajedilere takılıp kalmayan, coşkuyla, umutla, haysiyetle yoğrulmuş yaklaşımları. “Saroyanesque” Bu mektubun muhatabı bir yazar. William Saroyan (3) da öyle. Ermeni ulusunun yetiştirdiği uluslararası standartlarda en büyük yazar olan Saroyan’ın iki düzine dile çevrilmiş, satışları milyonları bulmuş altmışı aşkın kitabı, “Tarihi sona ermiş, savaşları yapılmış ve kaybedilmiş, müesseseleri un ufak dökülmüş, edebiyatı okunmayan, müziği duyulmayan, duaları artık kabul edilmeyen, önemsiz insanlardan oluşan bir ırk” dediği halkının sesi olur. Bu kadim kavmin kültürünü, güzelliklerini uluslararası camiaya tanıtır. Baba Saroyan, yoksul bir göçmendir; 1911’de öldüğünde William ve kardeşleri yetimhaneye verilirler. Onbeş yaşında okulu bırakmak zorunda kaldığında, ABD 1929 ekonomik krizi eşiğindedir. Açlık sınırında bir yaşam sürdürmesine rağmen 1939’da Amerika’nın “nobeli” sayılan Pulitzer Prize ödülünü “sanatı değerlendiren ticaret olmamalı” gerekçesiyle reddeder; uluslararası edebiyat dünyasında “Saroyanesque” dedikleri, yaşamsever, empresyonist, maddeye burun kıvıran dünya görüşü. Saroyan’ın ömrü Ermeni halkının en dağınık, en acılı, en yenik olduğu bir döneme denk düşer. Buna karşın, büyük yazar, kavmini “Soluklandığınızda derin nefes almayı, yemek yediğinizde ağzınızdaki lokmanın tadını hissetmeyi, yattığınızda sahiden uyumayı öğrenmeye çalışın. Yaşarken tüm gücünüzü diri olmaya verin, güldüğünüzde yer gök titresin.” diye yüreklendirir. Hayat karşısında bu tutum takınılabildiği takdirde, “Kim yok edecekmiş bu kavmi görmek isterdim... Bakın, bakalım yeniden gülmelerini engelleyebilecek misiniz? Yeniden şarkılar söylemelerini, dua etmelerini engelleyebilecek misiniz?..” William Saroyan kime söylüyordu bunları, bize mi? Hayır; çünkü, Ermeni tarihi Türk-Ermeni ilişkilerinden ibaret değildir. Saroyan olsun, Bedros Şirinoğlu olsun tarihin birden fazla yüzü olduğunu, yakın geçmişte yaşananların iki bin altı yüz yıllık kadim Ermeni tarihinin sayısız fesatlarından sadece birisi olduğunu bilen insanlardır. Çıkarılacak bir faturanın adresinin ölmüş kavimlerin kabirleri olacağını bilen insanlar. Ermeni tarihi “tehcirler” tarihidir Yaklaşık 2600 yıl kadar önce “Ermenistan” olarak bilinen toprakların ilk işgalcileri İranlılar, sonra Büyük İskender (4) sonra Romalılar, sonra Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Tatarlar (Çingizler), Osmanlılar, Safaviler ve Ruslar. İ.S. 300’e kadar pagan olan Ermeniler, Zerdüşt İranlılarla benzer dini inançları, gelenekleri paylaşır, kız alır, kız verirler; hatta Sasani hanedanına ortaktırlar. İki halkın araları Kral Tiridates’in Kayseri’de “Gregori” ismiyle (İ.S. 311) vaftiz olmasıyla açılır. İran’ın İ.S. 600’lerde İslâm’a ihtidası, ilişkileri kopma noktasına getirirken, Ermeniler 11. yüzyılda Malazgirt’ten giren Selçuklulara yenik düşerler. Halkın bir kısmı İran Azerbaycan’ına, diğer bir kısmı Adana ve civarına (eski Kilikya) küçük bir kısmı da Batı Avrupa’ya (Benelux ülkelerine) göçer. Haçlı Seferleri’nde Frankların doğal müttefikleridirler. 13. yüzyılda işgalci Moğollarla işbirliği yapmaları da doğaldır; karşılığında Hazar, Karadeniz ve Akdeniz’de ticari imtiyazlar elde eder, Sultaniye, Tebriz gibi şehirlerde ticaret merkezleri kurarlar. Haçlıların yenilgisi, 1375’te Kilikya’daki son bağımsız devletlerini de kaybetmeleriyle sonuçlanır. Ondördüncü yüzyılda Timur işgali, ardından Karakoyunlularla Akkoyunluların savaşlarında taraf değillerdir. Ancak, arada kalır, adamakıllı zarar görürler. Onaltıncı yüzyılda İran birliğini gerçekleştiren Safavi hanedanı (5) Osmanlı karşısında bir tehdit unsuru olarak şekillenir. Birinci Selim, Şah İsmail’in peşine düşer ve Osmanlılar ilk kez eski Ermenistan topraklarına girerler, 1517’de. Ne ki, Şah İsmail, Selim’i göğüslemeye hazır değildir; Osmanlı ordusunun tutunmasını zorlaştırmak için geri çekilirken yaktığı köyler, Ermeni köyleri. Binlerce Ermeni yollara düşerken, Sultan Selim, Çaldıran muharebesini kazanır, başkent Tebriz’i alır; ancak Osmanlı’nın doğuda gözü yoktur, bırakır geri dönerler. Safavilerle-Osmanlılar arasında çekişme devam eder. Ermenistan’ın batı bölgelerini Osmanlılara, doğu bölgelerini İran’a bırakan 1555 antlaşmasının ömrü uzun sürmez. 1578, sonra tekrar 1590 Osmanlı seferlerinde Tebriz birkaç el değiştirir. Güçlü devletler savaşırlarken arada kalmak Ermeni halkının kaderi gibidir. Uzun savaş yıllarında müthiş bir trafik oluşur: Tebriz, Karabağ ve Nahçivan’da yaşayan Ermeniler İstanbul’a gelirlerken, İran, onlardan boşalan topraklara Van Ermenilerini yerleştirir. Böylece boşalan Van’a da Sultan Selim’den itibaren göçebe Kürt aşiretleri yerleştirilir. Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır. (1) “Başlarına böyle bir şey gelmesini istemem; ama Türk milletinin tümü ortadan kalksa, dünyaya bir şey olmaz.” Vladimir Jirinovski, 1993 parti kongresi nutku. (2) 1913, Fransız basınından Pierre Loti Orhan Pamuk’a açık mektup (2) Alev Alatlı, Zaman, 08.03.2005 Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür.
...Eski Ermenistan topraklarının boşalmasının, sosyal ve etnik dengesinin Kürtler lehine değişmesinin başlıca nedeni uzun Osmanlı-Safavi savaşlarıdır. 17. yüzyıla kadar devam eden bu uygulamanın “Osmanlı devleti Kürtleri kontrol edemeyecek duruma geldiğinde ya da Kürtleri Ermenilere karşı kullanmaya kalktığında Ermenilerin karşısına ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığı” görülür. (6) Osmanlı-Safavi çekişmesinin bir diğer sonucu da İran ve Anadolu (ve İstanbul) Ermenilerinin ayrışmalarıdır. “Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın, olan yumurtaya olur”(7) İran Ermenilerinin yaşamlarını radikal biçimde etkileyen, büyük İran şahı Abbas’tır. (8) 1590 yenilgisinden sonra ordusunu güçlendirmeye koyulan Şah Abbas, Gürcü ve Ermeni gençlerini paralı askerler olarak istihdam eder, Batılıların yardımlarıyla modern topçu kıtaları kurar. 1603’te yeniden hareketle Tebriz’i, Nahçıvan’ı geri alırken, Osmanlı vergilerinden bunalmış bölge Ermenileri tarafından “kurtarıcı” olarak karşılanır. Abbas ordularının Nahçıvan’daki Sünni köylerini yakmış, halkını kılıçtan geçirmiş olması yöre halkları arasında kan davasını körüklerken, Şah’ın on bin yerli Ermeni ve Müslüman gencini silah altına almış olması bölgedeki ekonomik faaliyeti durma noktasına getirir. Osmanlılar, Şah’ın hiç beklemediği bir zamanda 1604’te karşı atağa geçerler. Abbas, bu defa Ermeni halkını İran Azerbaycanı’na göçe zorlar; bu meyanda Doğu Beyazıt, Van ve Nahçıvan’ı yakar. 1604-05 arasında tehcir edilen Ermenilerin sayısının 250-300.000 olduğu, Aras nehrini geçerken büyük kayıplar verdikleri anlatılır. (9) Öte yandan, hiçbir ulusun tarihi trajedilerden ibaret değildir. Nitekim, izleyen yıllarda yeni yerlerine yerleşen Ermeniler, Yeni Cuha (Nor Jugha) ismini verdikleri (10) yörede, diğer azınlıklara tanınmayan imtiyazlar elde ederler. “Kalantar” denilen belediye başkanlarını seçer, bağımsız kiliselerini oluşturur, özgür ibadet, yargılama haklarına ek olarak, ipek ticaretinde monopol imtiyazına kavuşurlar. Karşılığında altın olarak ödenen kelle vergisi, bizzat kalantar tarafından toplanır. Zamanla 50.000 nüfuslu bir yerleşim olan Nor Jugha, İran-Avrupa ticaret merkezine dönüşür. Şahın doğrudan koruması altındaki Ermeniler, Avrupa-Rusya-Hindistan ticaretini ellerine geçirir, Levant, East India ve Muskovi şirketleriyle rekabete girişirler.
Rus Ermenileri Safavilerin güç kaybıyla hamisiz kalan Ermeni halkının korunma hatta kurtarılma için Katolik Avrupa’ya ve Ortodoks Rusya’ya dönmeleri 1720’li yıllarda başlar. Çar Birinci (Deli) Petro, kuzeyden inerken, Osmanlı batıdan yürür; ne ki, bu defa karşılarında sadece İran kuvvetlerini değil, güçlenmiş Ermeni meliklerini de bulacaklardır. Bu arada İran’da Safavi hanedanı değişir, Afşarlar başa gelir. İran’ın yeni hükümdarı Nadir Şah(11) Osmanlı’ya karşı koyan Ermeni meliklerini vergi muafiyeti ve bağımsızlıkla ödüllendirirken, Doğu Ermenistan, özellikle de Karabağ’da yaşayan Türk aşiretlerini tehcir eder; bölgeyi Erivan, Nahçıvan, Gence ve Karabağ olmak üzere dörde böler. Şah Nadir’in ölümü on beş yıl süren hercümercle sonuçlanır. Tehcir edilen Türkler geri dönerlerken, bölge çok sayıda Kürt ve Ermeni aşiretlerinin savaş alanına döner. Bu arada 1793’te Kırım’ı alan Ruslar, gözlerini Kafkaslara çevirirler. Ermeni aşiretlerin bir kısmı doğrudan Ruslarla ittifak yaparken, diğerleri Şah’a sadık kalır. İkinci Katerina dönemi Ruslarla İranlıların arasında kalan Ermenilerin yaşam savaşı verdikleri dönemdir. Rusya 1801’de Gürcistan’ı ilhak eder, 1804’te dokuz yıl sürecek olan Birinci Rus-İran Savaşı başlar. Ruslar, Karabağ Ermenilerinin yardımlarıyla Doğu Ermenistan topraklarını işgal etmeyi başarırlar. İran’ın ordusunu güçlendirme, idari reform vb. gayretlerine karşın, 1826-1828, İkinci Rus-İran Savaşı, Aras’ın kuzeyindeki bölgenin çarlık Rusya’sına geçmesini önleyemez. “Rus Ermenistanı” doğar ve Ruslarla Ermenilerin, deyiş yerindeyse, kaderleri birleşir. İzleyen yıllarda 30.000 Ermeni’nin Rusya’ya yerleştiği görünür. 1850’lerden sonra Rus Ermeni tüccarlarının yeni bir refah dönemine önayak oldukları görünür. Nor Jugha yeniden canlanır, vergiden muaf bir katedral-manastır külliyesine dönüşür. Okullar açılır. İlk Ermeni dergisi yayınlanmaya başlar. (12) Bu defa çarın himayesindeki Ermeni tacirler, Hazar kıyılarında ve Basra Körfezi’nde ticarethaneler açar, Tahran’da Nasreddin Şah’a(13) çevirmenlik, Avrupalılar nezdinde özel temsilcilik vb. hizmetler vermeye başlarlar. 1900’lü yılların başında İran’ın muhtelif şehirlerinde 100.000 Ermeni’nin yaşadığı hesaplanmaktadır. İmparatorluğun en uzun yüzyılı Sultan İkinci Mahmut, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastahanesi’nin kurulmasına izin verdikten yedi yıl kadar sonra, 1839’da “çektiği gailelerin de tesiri” ile vefat eder. Adana yolunda ilerleyen Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın Fırat’ı geçip Halep yolu üzerindeki Nezib’i aldığını duymadan ölmüş olması şans sayılır. Yerine gelen Sultan Abdülmecid saltanatının ilk günlerinde Ahmet Paşa kumandasındaki bütün bir Osmanlı donanmasının İstanbul Boğazı’ndan çıkıp Mehmet Ali Paşa’ya katılmak üzere İskenderiye’ye hareket ettiğine şahit olur. Bundan dört ay kadar sonra Tanzimat ilân edilir. 1853’te Rumeli ve Kafkas cephelerinde Ruslarla savaşır. 1855’te Kars’ın Ruslar tarafından uzun yıllar sürecek olan işgalini görür. 1856’da Süveyş Kanalı’nın kazıları başlar, bir yıl sonra Lübnan ayrılır. Siyonistlerin Filistin’e göz dikmelerinin ilk işaretleri gelir. Girit, Abdülaziz döneminde gider, Belgrad 1867’de, Bulgaristan 1876’da. Abdülaziz aynı yıl feci bir biçimde katledilir, yerine kısa bir süre Beşinci Murat daha sonra da İkinci Abdülhamid gelir. 1877’de Birinci Meşrutiyet ilân edilir, ilk Meclis-i Mebusan toplantısının üzerinden bir ay geçmeden Çar İkinci Aleksandr tekrar harb ilân eder. Savaş Anadolu ve Rumeli cephelerinde eşzamanlı başlar. Plevne’nin kaybıyla birlikte İstanbul yolu açılır. Edirne işgal edilir, Rus kıtaları Yeşilköy’e dayanırlar. Patrik Nerses’in muzaffer Grandük Nikolay’ı karargâhında ziyaretle cemaatinin dileklerini iletmiş olması da doğal sayılır. İzleyen Ayastefanos ve 1878 Berlin antlaşmaları Rumeli’deki Osmanlı hakimiyetine son verirken, Van’ın doğusu İran’a terk edilir. 1878 Berlin Antlaşması “Batı Ermenistan”ın mesele yapıldığı tarihtir. “61. madde” olarak ünlenen maddede Ermeni halkının çoğunlukla yaşadığı “Vilâyeti Sitte” denilen, ancak günümüz idari bölünmesinde Erzurum, Erzincan, Ağrı, Van, Hakkari, Bitlis, Muş, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Elazığ, Malatya, Bingöl, Sıvas, Amasya, Tokat ile Giresun’un Şebin-Karahisar ilçesinden oluşan bölgenin mali özerkliği olan, tek bir vali yönetiminde birleştirilmesi, Hamidiye Alayları’nın dağıtılması, silâh yasağının kaldırılması, basın ve toplanma hakkı talepleri yerel halkın değil aslında Çarlık Rusya’sının talepleridir. Bu amaçla Hınçak ve Daşnaksotun isimli iki siyasi parti kurdurulur. Bu partiler Ermenilerin Kafkasya’daki toprak taleplerine ideolojik meşruiyet geliştirirler. Daşnaksotun, İran ve Türkiye çıkışlı Ermeni göçmenlerle toprakları birleştirmek hedefini gerçekleştirmek için teröre ve silâhlı ayaklanmaya başvurur. Kâh Rusya’ya, kâh Avrupa’ya yönelirken, bazen Türk devrimci hareketinin yanında yer alır, bazen geri döner Rusya’yı destekler.”(14) Proto-Marksistler 19. yüzyıl, milliyetçilik akımlarının şekillendiği, ulus devletlerin oluştuğu yüzyıldır. İktidar peşindeki Rus ve Avrupalı Ermeni aydınları akıma katılmakta gecikmezler. Ulusal önemi haiz ilk örgüt Hunçakyan Partisidir. “Hınçak”lar isimlerini 1887-88 yıllarında Cenevre’de yayınlanan “Çan” isimli bir dergiden alır. Dergiyi çıkaran proto-Marksist Nazarbekyan, Hınçak hareketinin liderliğini üstlenir. Partisi için öngördüğü program, “Batı emperyalizm ve koloniyalizme karşı sosyalist devrimci mücadelenin bir parçası olarak Ermenistan’ın kurtuluşu”dur.(15) Hınçaklar, silâhlı birimler oluşturmakta, milliyetçi duyguları körüklemekte fevkalâde başarılı olurlar. Amerikan Ermeni Gençlik Federasyonu’nun 2003 yılında kaleme alınan bildirisi, “örgütün ilk yıllarındaki kaydadeğer başarıları hak aramak amaçlı barışçıl gösteriler olarak başlayan; ancak kan ve kıyamla sonuçlanan Kumkapı ve Babı Ali eylemleri”dir demektedir, ancak, “Örgütün en eşsiz yiğitliği 1894 Sosun İhtilâli’nde oynadığı rol”dür.(16) (6) George A. Bournoutian, A History of the Armenian People Volume II. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
