Türk Dünyası
Irak’ın Kuzeyi: Kürtler, Türkmenler ve Türkiye’nin Güvenliğiİsmail Cengiz, 10 Şubat 2005
Türkmeneli’nin Yakın Geçmişi: 30 Ekim 1918’de vatan parçamızdı. 1919’da da vatan parçamız olarak kabul edildi. Mustafa Kemal Atatürk, 1919’da Sivas Kongresi’nde bu gerçeği tüm dünyaya ilan etmişti.
Milli mücadelenin esasını teşkil edecek olan “Misak-ı Milli”nin birinci maddesi, Türk topraklarının sınırlarını çiziyordu. Irak Türkleri’nin meskun olduğu bölgeler de işte bu milli sınırların içinde gösteriliyordu. Yani bugün Saddam’ın ve Barzani ile Talabani’nin merhametine terkedilen Kerkük, Musul ve Erbil Türk toprağından sayılıyordu ve Türkiye Hükümeti’ne göre işgalden kurtarılması gereken “vatan parçaları” idi.
Ne var ki vatan parçası saydığımız, işgalden kurtarılması gereken topraklarımız olarak ilan ettiğimiz bu bölgede zengin petrol yataklarının bulunması, bu toprakların Anavatana katılmasını engelledi. Petrolü görüp iştahı kabaran İngilizler, Amerika’yı ve batı’yı arkalarına alarak bu vatan parçasını bize teslim etmediler. Ve soydaşlarımız 5 Haziran 1926’da Ankara’da yapılan anlaşma ile İngiliz mandası altında yaşayan Irak’ın merhametine bırakıldı. Çünkü batı için Irak her zaman kolay bir lokma olacağı düşünülmüştü. Çünkü, zengin petrol yataklarının bulunduğu bu bölge Türkler’in idaresi altına girseydi, dünyaya hükmedecek yeni bir Türk-Osmanlı doğmuş olacaktı...
İşte bu tarihten günümüze değin (1926’dan itibaren) devam eden sorunlar yumağı içinde, bölgedeki soydaşlarımız “ayakta kalma mücadelesi” içinde oldular. 1926’dan 1958 yılında Irak’da krallığın devrilmesine kadar geçen otuzikiyıl zarfında sistemli olarak baskı altında tutulan soydaşlarımız, insan hak ve hürriyetlerinden faydalanamadıkları gibi; İngilizler’in kışkırtması ve silahlandırması ile, Asuriler’in, Kürtler’in ve Araplar’ın zulmüne maruz kalmışlar, bir çoğu da kendi ata topraklarından sürgün edilmişler; yani soykırım tehdidi altında yaşamak zorunda kalmışlardır.
1958’de krallığın devrilmesinden sonra kurulan cumhuriyet döneminde de değişen bir şey olmadı. Krallık döneminde yeraltında faaliyet gösteren komünistler, bu defa su yüzünde faaliyet göstermeye başladılar. 11 senedir Moskova’da eğitim gören Molla Mustafa Barzani Irak’a döndü. Cumhuriyet idaresinde adeta bir sosyalist rejim uygulanmaya başlanmıştı. Komünistlerin ve Kürtler’in silahlanarak teşkilatlanmalarına göz yumulmuştu. Türkiye ise tüm olanlara sessiz kalmıştı. İşte bu Irak yönetiminin tavizkâr ve Türkler’i hor gören siyaseti neticesinde; 14 Temmuz 1959 tarihinde ihtilalin birinci yıldönümü kutlanırken, bu tarihe kadar Kerkük’e gizlice sokulan silahlı Kürtler vasıtasıyla, Türkler’e karşı bir “katliam hareketi”ne girişilmiştir. Aralıksız üç gün devam eden Kerkük Katliamı, soydaşlarımızın maruz kaldığı toplu imha hareketlerinin ilki olmamakla beraber, perde arkasından tezgâhlanan ve cereyan eden şekli itibariyle en korkuncu olmuştur.
Kerkük Katliamı’nı gerçekleştirenler, muhalefetteki Türk düşmanı Baasçılarla işbirliği yaparak, Irak’daki sözde cumhuriyet idaresine de son verdiler.
Ve 1970 yılına gelindiğinde iş başına gelen “Irak İhtilal Konseyi”, 24 Ocak günü yayınladığı bir bildiri ile, “Kürtler’e muhtariyet” verildiği açıkladı. Kürt muhtar bölgesi’nin sınırlarının tesbiti için “plebisit” yapılması da kararlaştırılmıştı. Plebisitten amaçlanan bölgedeki Türkleri asimile etmek ve Türk arazilerini paylaşmaktan ibaretti. Nitekim 25 bin bedevi Arap ailesini Kerkük şehrine getirterek iskân ettiler. Ve Türklerle meskûn köylerin muhtarlarından da, köylerinin Türk değil, Arap asıllı olduğunu bildiren yazılar almışlardı. Diğer taraftan Erbil ve Kürtlere yakın Türk köylerine de Kürtler yerleştirilirken, karara itiraz edenler topraklarından alınarak Irak’ın güneyine sürgüne gönderilerek, plebisit öncesi Türk bölgesinin boşaltılmasına çalışılmıştı.
Bununla da kalınmadı. Irak Anayasasının Türkler’e tanımış olduğu hakların verilmesini isteyen Türk öğrencileri tutuklandılar. İnsanlar işkencelerle öldürüldüler. Ve “Kerkük” başta olmak üzere birçok Türk yer adları değiştirildi.
Günümüzde de değişen bir şey olmadı. 1959’daki Kerkük Katliamı’nın ardından “Halepçe Katliamı”nı yaşadık. Türk köyleri kundaklandı. Okullarda Türkçe okumak yasaklandı. Soydaşlarımız işsiz bırakıldı. Okumaları engellendi. Ev, toprak satın almaları yasaklandı. Ardından Saddam Rejimi devrildi. Değişen hiçbir şey olmadı. Bu defa ABD’den destek alan Kürtler’in baskı ve tecavüzlerine şahit olduk. Türkmen bürolarına silahlı saldırılar düzenlendi. Nüfus ve Tapu kayıtları talan edildi. Yapılan göstermelik seçimlerde her türlü hile ve desiselerle Kürtler’in Kuzey Irak’da hakim unsur olmalarına imkan tanındı. Taşıma oylarla tarihi Türkmen şehri Kerkük’te çoğunluğun Kürtler’e verilmesi senaryosu uygulandı. Ve Kerkük saatli bir bomba olarak gündeme taşındı. Şimdi sadece Kerkük’ü değil, Diyarbakır’ı, Van’ı da istemeye başladılar. Ve burnumuzun dibinde, arka bahçemizde, vatan parçası “Türkmeneli” toprakları üzerinde kukla Kürdistan Devleti’nin kurulması için planlar uygulanıyor.
Peki “Ankara ne yaptı?” , “Bundan sonra ne olacak?”, “Türkiye’yi bekleyen tehlikeler ne?” Yazımızda işte bu ve bunun gibi sorulara 5 bölümde cevap bulmaya çalışacağız:
birinci bölüm
KERKÜK MESELESİNDE MİLLİ AKSİYON ORTAYA KONULMALI
30 Ocak 2005 tarihinde yapılan Irak Seçimleri, her ne kadar BM gözetiminde yapılmış olsa bile, demokratik geçerliliğini yitirmiştir.
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) Türkiye Misyonu dış ilişkiler sorumlusu Sandra Khadhouri’nın “Seçimler için uluslararası standartlarda bir sürecin hazırlığının yapıldığını” ifade etmesi gerçekleri yansıtmamaktadır.
Seçimlere katılması onaylanan 111 siyasi parti ve grup arasında iki terör örgütünün de bulunması, Irak seçimleri ve demokrasi adına kara bir lekedir.
Ayrıca seçim listelerinde terör örgütü PKK’ya mensup teröristlerin isimlerinin kaydedilmiş olması BM adına düşündürü, demokrasi adına endişe vericidir.
Irak Bağımsız Seçim Komisyonu, silahların gölgesinde ve ABD’nin denetiminde oluşturulan bağımlı ve taraflı bir komisyondur. Dolayısıyla seçim kütüklerinin hazırlanmasında ABD ile işbirliği içinde olan Barzani ve Talabani’nin anti demokratik talep ve baskılarına boyun eğilmiştir.
Nitekim daha bir hafta önce Kerkük bölgesinde yapılacak seçimlerin bir süre daha ertelenmesi talebinde bulunan Kürtler’in bu tehdidi karşısında ABD yönetimi Kürtlere yeni haklar tanımış ve 23-25 Ocak tarihlerinde toplam 129.000 yeni Kürt’ün isimleri seçim kütüklerine kaydedilmiştir.
Ayrıca KYP Başkanı Celal Talabani’nin resmi açıklamasına göre, “Kürtler; Kerkük konusunda ABD yönetiminden, İngiltere Büyükelçisi’nden ve Irak Geçici Yönetimi’nden Kürtlerin Kerkük’e yerleştirilmeleri, Arapların da Kerkük’ten çıkarılarak eski yerleşim bölgelerine gönderilmeleri konusunda yazılı güvence” almışlardır.
Yazılı güvencenin anlamı ve verilmek istenen mesaj açıktır. Kerkük’ün Kürtleştirilme operasyonu tamamlanmış demektir. ABD’nin verdiği yazılı güvenceyle seçim öncesi Kerkük ve çevresindeki sun’i Kürt yapılanmasına imkan tanımıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, geçici Irak Anayasası’nın 58. maddesine dayanarak, Kerkük’e yönelik Kürt göçüne Türkiye’nin itirazına rağmen tam destek vermiştir. Bunun neticesinde; komşu ülkeler ve başka yerleşim birimlerinden sistemli seçilde taşınarak Kerkük’e yerleştirilen Kürt sayısı 350 bin civarına yaklaşmıştır. Son üç gün içinde 80 bin, toplamda 129 bin taşıma Kürt’ün seçimlerde oy kullanmasına imkan tanınmak suretiyle seçimlere hile karıştırılmıştır.
Nitekim, Kerkük Seçim Kurulu, Kerkük’e sonradan yerleştirilen Kürtler’in seçimlerde oy kullanma haklarının olmadığını resmen ilan etmiş, ancak Kürtler’in “seçimlerden çekiliriz” tehdidi üzerine, kayıtların son günü 129 bin Kürdün seçmen kütüğüne kayıtları yapılmış ve akabinde Kerkük Seçmen Kurulu yeniden düzenlenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Başbuğ’un; “Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesiyle ortaya çıkan tablonun Türkiye açısından endişe verici olduğunu” ifade etmesi, kaygılarımızda haklı olduğumuzu açıkca vurgulamaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün “Kerkük’te atılacak yanlış bir adımın, Irak’ın geleceğine yönelik barışı olumsız etkileyeceği” şeklindeki açıklamaları, Kerkük konusundaki hassasiyetin, tüm Irak’ın geleceğini ilgilendirdiğini vurgulamaktadır.
ABD Dışişleri Sözcüsü Richard Boucher, Ocak ayı ortalarında, “Bush yönetiminin Kerkük bahsinde Irak Geçici Anayasası’nın 58. maddesinin uygulanmasını desteklediklerini” açıklamıştı.
Bilindiği gibi Irak Geçici Anayasası’nın 58. maddesi, “Saddam Hüseyin zamanında değiştirilen Kerkük’ün demografik yapısının eski durumuna dönüştürülmesine” imkan tanımaktadır.
Saddam döneminde Türkmenler’in ezici çoğunlukta bulunduğu Kerkük’ün Araplaştırılması için, bölgeye Baas yanlısı Araplar yerleştirilmişti. Dolayısıyla 58. maddeye göre yapılması gereken sonradan bölgeye yerleştirilen Araplar’ın eski yerleşim bölgelerine iade edilmesidir. Saddam döneminde Kerkük’ten çıkarılan Kürtler’in sayısı 10 bin kişiyi geçmemektedir. Bir o kadar Türkmen de Kerkük’ten sürgüne gönderilmiş veya katledilmiştir.
Ancak tüm bu gerçeklere rağmen, anayasanın bu geçici maddesi farklı ve yanlı uygulanmaktadır. Orgeneral Başbug’un da ifade ettiği gibi; “bugün Kerkük’te yaşanan durum, değişikliğin bu çerçevenin dışına çıktığını göstermektedir”. Kerkük’e göç ettirilen yüzbinlerce Kürt göçmenin, seçim listelerine kayıt ettirilmesi ve geri kalanların da kaydedilmeye çalışılması, bölgenin Kürtlere teslim edilmek istenmesinin açık bir göstergesidir. Ve bu göstergeler, Kerkük ile ilgili seçim sonuçlarını tartışmalı bir duruma sokmuştur. Kerkük’te, seçimlerde Kürtler’in çoğunluk sağlaması ve sandıktan zaferle çıkması kesinleşmiştir. Bu durumda Kerkük’teki seçimlerin meşruyeti de son bulmuştur. Nitekim, Kerkük’te yaşayan Araplar da seçimleri boykot etme kararını almışlardır.
İsrail, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde getirilerek bölgeye yerleştirilen ve seçim listelerine kayıtları yaptırılan Kürtler’in çoğunluğunun % 90’nın) Kerkük ile hiçbir alakaları yoktur.
Tüm bu göstergeler varken, Türkmenler’in Kerkük’teki seçimlere katılmaları ve oy kullanmaları, Kerkük’ün legal olarak Kürtler’e teslim edilmesi demektir ki, bu da, tarihi bir vebaldir.
Kerkük’teki Türkmen ve Araplar’ın seçimlere katılmaması halinde seçim sonuçlarının meşruiyeti de asla kabul görmeyecek ve Kerkük’ün Kürtleştirilmesi operasyonuna ağır bir darbe indirilmiş olacaktır.
İşte bu gerçekler ışığında, sorumluluğumuz gereği; demokrasi adına, bölge güvenliği ve barışı adına tüm siyasi partiler ve Kerkük halkı Kerkük’teki seçimleri boykot etmesi; bilhassa tüm Türkmen parti ve gruplarının, Kerkük’teki seçimlere katılma kararlarını bir kez daha gözden geçirmeleri ve seçimleri boykot etmeleri gerekmekteydi.
Çünkü aksi halde Kerkük’te adil ve kalıcı çözüm bulmak mümkün olmayacağı gibi, seçim sonrası kanlı çatışmalar çıkabileceği ihtimali yüksektir.
Nitekim, Demokrat Parti Başkan adayı senatör John Kerry’nin Gen.Kur.2. Başkanı Org. Başbug’un kaygılarını paylaşarak; “yakın gelecekte Kerkük’te etnik sıkıntının baş gösterebileceği uyarısında bulunması ve Türkiye’nin de çatışmaların içinde çekilebileceğini” ifade etmesi, bölgenin seçim sonrası ciddi olaylara gebe kalacağının net bir işaretidir.
ABD senatörü Kerry’nin itiraf ettiği gibi, seçimlerde İsrail’in de desteği ile Kürtler lehine senaryo hazırlayan ABD’nin bu yanlı ve yanlış politikası, Irak’taki iç kargaşayı durdurma yerine yaygınlaştırmaya hizmet etmektedir. Anlaşılan bölgede sağlıklı bir seçim yapılması veya ülkenin demokratikleştirilmesi istenmemektedir.
ABD’nin gerçek niyeti; Irak’taki direnişi bitirmek değil, aksine tam bir kaos ortamı oluşturmak ve İran’a yönelik saldırı için zemin hazırlamaktır.
Çünkü “ABD, Ortadoğu’ya getirmek istediği yeni yapılanmaya ancak bir kaostan sonra varabileceğini” anlamıştır. Türkiye’nin, İran ve Suriye’nin kabul edemeyeceği Kürdistan endeksli yeni bir düzenlemeye kendi askeri gücüyle varamayacağının yeni farkına varan ABD; önce bir kaos çıkarıp, sonrasında bölge ülkeleri arasında çatışmaları hedeflemektedir. Türkiye’nin de çıkması muhtemel iç kargaşa ve bölge ülkeleri arasındaki çatışmalara uzun süre duyarsız kalmayacağını varsayan CIA kaynaklı projede; tüm etnik unsurların ve bölge ülkelerinin zaman içinde siyasi ve askeri açıdan zayıflaması amaçlanmaktadır.
Ancak ABD, Irak’ta yanlış kartlarla yanlış bir oyunun içinde olduğunun farkında değildir. Aslında tek suçlu ABD değildir, “Ankara”nın bu meseledeki vebali, hatası, vurdumduymazlığı unutulmamalıdır. Tıpkı “Kıbrıs” meselesinde olduğu gibi, Kerkük sorunu da Atatürk’ün ölümünden bu yana yıllardır sürüncemeye bırakılmıştır. Güçlü ve milli iktidarlar olmadığı için, bölgedeki etkinliğini kaybeden “Ankara”, ABD’yi yönlendirme, ABD’ye doğru yolu gösterebilme imkan ve fırsatını da elinden kaçırmıştır.
Türkmen ve Kürt meselesinde milli politikayı bir tarafa bırakın, akılcı siyaset uygulanmamış; bölgede Kürtler kadar sayısal çoğunluğa sahip olan Türkmenler’in siyasi, askeri, politik ve kültürel bakımlardan organize bir toplum olmalarına imkan tanınmamış; öte yandan Kürtlerin silahlanmasına göz yumulmuş, hatta ekonomik açıdan kalkınmalarına maalesef yanlış teşhislerle destek dahi olunmuştur.
Özel Kuvvetlerin dağıtılması, komando birliklerinin yetkilerinin azaltılması neticesinde PKK’nın bölgede askeri ve siyasi açıdan güçlenmelerine imkan tanınmıştır. Güya PKK’nın kontrol altında tutulması için de Talabani ve Barzani gibi aşiretlere dolaylı olarak maddi imkan temin edilmiş ve bölgedeki otoritemiz, Peşmerge aşiretlerinin denetimine terkedilmiştir. Ve bu şekilde güçlenen Kuzey Irak’taki Kürt aşiretleri, bugün Ankara’ya kafa tutar hale gelmiştir.
Son iki paragraftaki “acı itiraf”, Kerkük ve Telafer’de yaşananları net bir şekilde özetlemektedir. Suçlu sadece ABD değildir. Kırmızı çizgilerin hiçe sayıldığı, hassasiyetlerimizin zedelendiği gelinen bugünkü noktada bizim vebalimiz ağırdır. Genelkurmayımız elbette bu meselede taraf olmalıdır. Ama siyaset üretmek veya istihbarat yapmak bence konunun uzmanı ehil kişilere bırakılmalıdır.
Yalnız Dışişlerimizin değil, tüm devlet organlarının, sivil toplum kuruluşlarının ve halkımızın; Türkiye Cumhuriyeti’nin milli çıkarlarına yakışan bir aksiyon ortaya koyması şart olmuştur.
30 Ocak 2005
İkinci Bölüm
ANKARA, KERKÜK MESELESİNDE TAVIR KOYMALIDIR
Anti demokratik yöntemler kullanılarak silahların gölgesinde yapılan Irak Seçimleri’ne hile karıştırılmıştır. Irak’ın önemli petrol merkezlerinden olan Türkmen yurdu Kerkük’te yapılan seçimlerde, Erbil ve Süleymaniye’den kamyon ve otobüslerle getirilen 180 bin Kürdün Kerkük’te oy kullanmaları sağlanmıştır.
41 sandalyeli Kerkük Meclisi Seçimleri için Kuzey Irak’tan getirilen Kürtler’e fazladan 10 sandalye kazandırılmak suretiyle, çoğunluğu ele geçirmelerine masa başında göz yumulmuş ve tarihi Türkmen şehri Kerkük’ün Kürdistan şehri olduğu tescillenmiştir.
Kerkük dışından getirilen Kürtler’in oy kullanabilmeleri için, bir çok sandıkta oy verme işlemleri 18.30’a kadar devam ettirilmiştir. Köylerdek, Türkmenler’in nahiyelerde oy kullanmaları engellenmiştir.
Yine birçok sandıkta ve Kürt bölgelerinde seçim merkezlerinde görevli ve gözlemciler sadece Kürtlerden oluşturulmuştur.
Seçimlerin anti-demokratik ve Kürtler’in lehine olacağı inancı ve kanaatinden dolayı ve güvenlik nedeniyle Türkiye’de yaşayan Türkmen’lerin sadece % 15’i kayıt yaptırmıştır. Mehmet Ali Erbil, Reha Muhtar, Lütfü Kırdar, Salih Neftçi gibi sayıları 10 bini geçen köklü Türkmen aile mensupları oy kullanmamışlardır.
En geç 10 gün içinde sonuçların açıklanacağı ifade edilen Irak seçimlerinin sonucu, seçim öncesi ABD yönetimince belirlenmiştir. Buna göre Şiiler’in oy oranı % 45, Kürtler’in oy oranı % 30, Türkmenler’in oy oranı % 10, Asuriler ve Keldaniler’in oy oranı % 3 ve seçimi boykot eden suni Araplar’ın oy oranı ise % 12 olarak ayarlanmıştır. Bu tabloya göre; 275 sandalyenin 130’u Şiilere, 90’ı Kürtlere, 20’si Türkmenlere, 7’si diğer etnik gruplara ve 28 sandalye de seçimleri boykot eden Sünni Araplara verilecektir. Sandalye dağılımında % 5 oranında Sünni Araplar lehine değişikliğin yapılabileceği ihtimali planlar arasındadır.
Her ne kadar Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın seçim öncesi Kerkük meselesinde Türkiye’nin milli hassasiyetlerini ve endişelerini ifade eden beyanları memnuniyetle karşılansa bile, ortaya konulan tavrın “durum tesbiti”nden öteye gitmediği, oldu-bitti ile Irak’ın bölünmesine yol açacak Kerkük bölgesinin Kürtlerin hakimiyeti altına sokma operasyonuna engel olunamadığı bir gerçektir. Hatta Ankara’nın bu tespitleri ne ABD yönetimince ne de aşiretler tarafından ciddiye alınmamaktadır.
Nitekim Talabani, ABD’den aldığı güçle seçim günü; “Kerkük’ün Kürt şehri olduğunu, Türkler’in Kerkük meselesine karışma haklarının bulunmadığını, aksi takdirde Kürtlerin de Diyarbakır ve Van üzerinde hak iddia etmeye kalkışacaklarını” vurgulayarak Ankara’ya meydan okumuştur.
Diğer Kürt aşiretinin başı olan Barzani’nin seçimden bir gün önce söylediği gibi, “Kerkük’ün seçimden sonra “Kürdistan” olarak nitelendirilen Kuzey Irak Kürt Bölgesi’ne bağlanması” operasyonu başarıyla tamamlanmıştır.
Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Kerkük’ü Kürtler’e vermek için gizli bir planları yada anlaşmaları olmadığını belirterek Kerkük hassasiyetinden dolayı Türkiyenin müdahalesinin bedelinin çok ağır olacağını ifade etmesi konunun önemine işaret etmektedir. Ne var ki Barzani dün Kürdistan TV’de yayınladığı seçim mesajında Kerkük meselesine ilişkin onurlu bir anlaşma yapıldığını resmen ifade ederek, Kerkük’ün doğal ve yasal olarak Kürdistan bölgesine döneceğini açıklamıştır.
Güneydoğu sınırlarımızın güvenliğini hatta toprak bütünlüğümüzü yakından ilgilendiren bu vahim gelişmeler karşısında Ankara, “durum tespiti”nden önce “milli tavrını” ortaya koymak durumundadır. 01 Şubat 2005
Üçüncü Bölüm
ANKARA UYAN ARTIK! VATAN TEHLİKEDE!
Bölgeye demokrasi getirmek amacıyla yapıldığı belirtilen “Irak Seçimleri”; silahların gölgesinde yapılan, her türlü hilenin uygulandığı anti-demokratik ve göstermelik bir seçimdir. Bilhassa Kerkük, Musul, Süleymaniye, Erbil ve Telafer’de ABD ve İngiltere’nin desteği ile Kürtler’in lehine sonuçlanabilecek her türlü anti-demokratik önlem alınmıştır.
400 bin Türkmen’in yaşadığı Telafer’de oy kullandırılmamıştır.
Aynı şekilde Musul’da bir çok yörede çoğunluğu elinde bulunduran Türkmenler’in oy kullanmalarına imkan tanınmamıştır.
Kürtler’in hem Kerkük’te hem de Erbil ve Süleymaniye’de mükerrer oy kullanmalarına göz yumulmuştur.
Kerkük’te köylerdeki Türkmenler’in nahiyelerdeki sandıklara –seçim yasakları gerekçe gösterilerek- vasıtalarla gidip oy kullanmalarına engel olunmuş, öte yandan seçim yasakları hiçe sayılarak Kürtler’in Erbil ve Süleymaniye’den kamyon ve otobüslerle Kerkük’e taşınarak oy kullanmalarına izin verilmiştir.
Türkmen köylerine seçim sandıkları konulmazken, Kuzey Irak’taki Kürt yerleşim birimlerine seçim sandıkları konulmuştur.
Bir çok Türkmen yerleşim birimlerinde ise oy pusulaları kalmadığı gerekçesiyle, Türkmenler’in oy kullanmalarına imkan tanınmamıştır.
Seçmen sayısı 450 bin olan Kerkük’te oy kullananların sayısının 600 bine çıkmış olması, seçimlerin anti-demokratik olduğunun açık bir göstergesidir.
Terörist PKK’nın iki parti ile seçimlere katılmalarına izin verilmiş olması ise bir başka demokrasi ayıbıdır.
Taşıma ve mükerrer oylarla Kerkük’ün Kürtleştirilmesi operasyonu tamamlanmış ve Irak’ın parçalanmasının önü açılmıştır.
Velhasıl, “Çingenenin çalıp, Kürdün halay çektiği” bu seçimler, demokrasi adına tarihe kara bir leke olarak geçecektir.
Seçim öncesi ifade ettiğimiz gibi, tarihi Türkmen şehri “Kerkük’ün, Kürt şehri” olarak tescili tamamlanmıştır. Daha dün kırmızı pasaport vererek kırmızı halılarla karşıladığımız ve karnını doyurduğumuz Kürt aşiretleri, “Ankara”nın vurdumduymazlığı ve desteği sayesinde, bu seçimler sonrası, Ankara’ya kafa tutar hale gelmiştir. Diyarbakır ve Van’a göz koyan Talabani ve Barzani, yakın günlerde “Devlet Başkanı” veya “Başbakan” sıfatıyla karşımıza çıkarak resmen “toprak talebinde bulunma” cür’etini gösterebilecek konuma gelmişlerdir.
Seçim sonrası ortaya çıkan sonuç; “demokrasi” değil, “terörizm” ve “Kürt ırkçılığı”dır…
Amerika, İsrail ve İngiliz üçlüsü; “Kürt ırkçılığını” bir silah olarak kullanarak Türkiye’yi sindirmek ve bölgede kaos ortamını devam ettirmek suretiyle, bölgeye yönelik emperyalist emellerini kalıcı olrak sürdürmeyi hedeflemektedirler.
Ancak bu manzara karşısında kaygı verici durum, Irak seçimlerinin getirdiği sonuç değil, Ankara’nın basiretsizliğidir.
Seçim sonuçlarının ne olacağı önceden belli iken, Türkmenler’i sonucu belli olan seçimlere sokan Ankara ağır bir vebal altındadır… Türkmenler’in seçimlerde oy kullanmasını teşvik eden Ankara, bu tavrı ile Kürt ırkçılığına hizmet etmiştir.
Ankara kendi eliyle Kürt Devleti’nin kurulmasına yasal zemin hazırlamıştır. Nitekim seçim sonuçlarının netleşmesiyle Kürtler, “Güney Kürdistan” tabirini alenen kullanmaya başlayarak, “Kuzey Kürdistan”ı yani “Türkiye’nin güneydoğusunu” resmen gündeme taşımaya başlamışlardır.
Seçim öncesi gürleyen Ankara’nın, herkesin bildiği konularda “durum tesbiti” yapmanın ötesinde, ciddi bir tavır ortaya koymaması “güvenliğimiz” ve “geleceğimiz” açısından endişe vericidir.
Seçim sonuçları ortaya çıkmıştır. “Seçimden sonra tavrımızı ortaya koyacağız” diyen Ankara adeta “şamar oğlanı” haline getirilmiştir.
Çıkan bu sonuçlardan sonra; “Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesiyle ortaya çıkan tablo, Türkiye açısından endişe verici boyuttadır” diyen Genelkurmay Başkanlığı acaba şimdi ne yapabilecektir?
“Kerkük’te atılacak yanlış bir adım karşısında duyarsız kalınmayacağını” söyleyen Dışişleri Bakanlığı, atılan bunca yanlış adımdan sonra acaba nasıl bir “duyarlılık” gösterebilecektir?
“Irak’ın geleceği açısından böyle bir yanlışlığa göz yumulacak olursa, gelecekte olumsuz bir faturanın bedelini de onlar ödemek durumunda kalır” diyen Başbakanımız, acaba şimdi nasıl bir bedel ödettirecektir?
Ancak ne acıdır ki; Ankara’nın ayak üstü gürleyerek dillendirdiği “hassasiyetlerimiz” ne ABD tarafından ne de kendi elimizle besleyip büyüttüğümüz Peşmergeler tarafından maalesef ciddiye alınmamakta aksine dalga geçer gibi çiğnenmektedir. Şamar oğlanından farkımız kalmamıştır. “Kırmızı çizgilerimiz” pembeleşmiştir. Daha dün kırmızı çizgimiz olan Kerkük’ü kendi elimizle Kürtlere teslim ettik. Şimdi Kürtler’in kırmızı çizgisi Diyarbakır, Van olmuştur.
Bugün Kerkük’ü koruyamayan zihniyet, önümüzdeki on yılda Diyarbakır’ı nasıl koruyacaktır?
Siyasilerimizin basiretsizliğine alıştık ama 5000 yıllık şerefli maziye sahip olan Silahlı Kuvvetlerimize ne oldu? Yoksa Süleymaniye’de çuval geçirme operasyonu, son’un başlangıcı mıdır acaba?
Neden hep hesap veren konumundayız? Ankara’da bir babayiğit kalmadı mı?
Nerede “derin devlet”?
Nerede vatan topraklarına göz koyanlara karşısında “çizmemi getirin” diye kükreyen Atatürk’ün askerleri?
“İncirlik”, Amerika’nın nefes borusu değil mi? Kapat kardeşim.
“Habur”, Kürtler’in yemek borusu değil mi? Gırtlaklarına basıp, can damarlarını niçin tıkamıyorsunuz?
Güvenlik gerekçesiyle Amerika Irak’a giriyorsa, sen de aynı gerekçelerle Irak’a niye girmiyorsun?
Madem “Kerkük bizim için hayati derecede önemli güvenli sorunu” olduğunu söylüyorsun, öyleyse güvenliğin çöpe atıldığı gelinen bu nokta karşısında “neden askeri müdahale yapmayı düşünmedin?” diye bu millet sormaz mı kardeşim?
Unutmayın dayatmalar karşısında sessiz kalmaya devam ederseniz, yarın size kafa tutan Talabani’yi “Cumhurbaşkanı” sıfatında karşılamak durumunda kalacaksınız…
Unutmayın bugün Kerkük’teki oldu bitti karşısında tavrınızı koymazsanız, yarın Diyarbakır’ı masaya getireceklerdir…
Unutmayın bugün “Güney Kürdistan”ı sineye çekerseniz, yarın “Kuzey Kürdistan” diye karşınıza çıkacaklardır…
Unutmayın “Kuzey Kürdistan” diye karşınıza çıktıklarında, Türkiye’nin “güneydoğu toprakları” elinden çıkmış olacaktır…
PKK terör örgütünün iki parti ile seçimlere katılmasına izin vererek PKK terörünü legalleştiren, hileli ve göstermelik seçimlerle Kürt aşiretlerini yasallaştıran ve Ankara’ya kafa tutacak kadar güçlendiren zihniyetin perde gerisindeki amacının ne olduğu hala anlaşılmamış mıdır?
Yarınlarda, 80 bin kişilik düzenli orduya sahip olan Kürt aşiretleri, ABD generallerini ve İngiliz diplomatlarını yanına alıp, “Güney Kürdistan Devleti”ni kurduklarını ilan ederlerse ne yapacaksın benim güzel Ankara’m?…02 Şubat 2005
Dördüncü Bölüm
KUZEY IRAK İLE İLGİLİ ACİL KRİZ MASASI OLUŞTURULMALI
Türkiye’nin yerinde bir başka ülke olsaydı, gelişen bu olaylar, entrikalar karşısında bu kadar sessiz kalırlar mıydı? Sanmam. Bizimkiler gibi ayak üstü açıklamalarda bulunmazlardı, ciddi ciddi basın toplantısı yaparlardı. Ardından “rahatsızlık duyduklarını” açıklamakla kalmazlardı, hemen acil bir “kriz masası” oluştururlardı. Mesela İran, Suriye ve Rusya’nın katılımıyla bir yuvarlak masa toplantısı düzenlenirdi. Bu toplantıya gerekirse Çin’i de davet ederlerdi. Atatürk hayatta olsaydı önce çizmelerini giyer sonra da bu dediklerimi hemen uygulamaya koyardı. Yada “Asya Birliği”ni gündeme getirirdi.
Ama bizimkiler ne yapıyor; gelişen olaylar karşısında sadece rahatsızlık duyduklarını ifade ediyorlar o kadar! Dostum Serdar Kuru’nun dediği gibi; ortada sadece “rahatsızlık” duymamızı gerektiren bir durum değil, bir an önce gerekirse askeri gücümüzle bölgeye müdahale etmemiz gerektiren çok vahim bir güvenlik krizi vardır.
Kuzey Irak’ta kurulma aşamasında olan, geleceğimi tehdit eden, güvenliğimi tehdit eden, toprak bütünlüğümü tehdit eden yeni bir devlet yapılanması karşısında sadece “rahatsızlık duymak” yetmez, gereği yerine getirilir! Yeni bir devlet yapılanmasından bahsederken Barzani ve Talabani’nin başında bulunacağı “Kürdistan Devleti”nden bahsetmiyorum. Çünkü bu iki aşiret reisinin sıfırdan devlet kurmalarını sağlayacak bir donanımlarının olmadığı ve olmayacağı bir gerçektir. Bu, sadece görüntüdür. Perdenin gerisinde “Yahudi Kürdistanı” bulunmaktadır.
Perde gerisinde dönen dolapları Serdar Kuru’nun anlattıklarından derleyelim:
“Kuzey Irak’ta kurulma aşamasında olan devlet yapılanmasının itici motoru İsrail Devleti’dir. Esas yaptırım gücüne sahip kuvvet ise Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu projenin arkasında Amerika’nın 1996 senesinde Washington’da kurdurduğu Washington Kürt Enstitüsü bulunmaktadır. Tüm Kürdistan Projesinin arkasındaki düşünce kuruluşu ve strateji merkezi olarak hareket eden bu kurumun başında da Amerika’nın atadığı Mike Amitay isimli bir şahıs bulunmaktadır.
İşin püf noktası da işte bu şahsın ismi etrafında düğümlenmekte. Düğümü açtığımızda Mike Amitay’ın bir Yahudi olduğu görülmektedir. Orijinali “Amittai” olarak yazılan soyadı Tevrat’ta Yunus Peygamberin babasının adı olarak geçen Mike Amitay, senelerce ABD Dışişlerinde çalışmış, pek çok heyetle birlikte defalarca Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne inceleme gezisinde (!) bulunmuştur. Ve bu inceleme-araştırma gezileri (!) esnasında bugünkü Kürdistan Projesi’nin kaba taslağı hazırlanmıştır. Çoğu zaman Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konseyi adına yapıldığı söylenen bu gezi heyetine katılanlar Ankara tarafından devlet protokolü ile karşılanmıştır. Onların şerefine kurdurduğumuz “ikram sofraları”nda, ülkemizin bütünlüğünün parçalanması senaryoları tartışılmıştır.
Avrupa’da faaliyet gösteren Kürt Enstitüsü’nün başı ve Bayan Mitterand’ın uzatmalı sevgilisi Kendal Neza, Leyla Zana ve arkadaşlarının da bulunduğu Washington Kürt Enstitüsü; Irak’ın işgalinin hemen ardından, 1996 senesinden beri özel olarak yetiştirdikleri yüzlerce çalışanını bölgeye yerleştirmiştir.
Şu anda “Irak Kürdistanı Programı” adı altında açık açık faaliyet gösteren “Washington Kürt Enstitüsü” bu iş için biri Erbil’de diğeri Süleymaniye’de iki ayrı “büro” kurmuş durumdadır. “Büro” dan kastedilen küçük ofisler değil, her türlü teknoloji ile donatılmış ve bizzat Amerikan askerleri tarafından korunan “büyük tesisler”dir. Bu operasyonun başına atanan şahıs ise Christian Gessner’dir. Bu kişinin Erbil cep telefonu 760 1539, Süleymaniye cep telefonu 752 7115’dir.
Kuzey Irak’ta 1997 senesinde “Kürtçe Dil Kursları” adı altında “özel eğitim seansları” düzenleyerek faaliyete geçen Enstitü, aslında bu kurslarda Kürtçe öğretilmiyordu. Kuzey Irak, Avrupa, Türkiye, Suriye ve İran gibi ülkelerden seçilen yetenekli Kürtler bu kurslarda; işgal sonrası yapılacak operasyon için özel olarak tetiştirilmişlerdi. Oyların nasıl değiştirileceği, mükerrer oyların nasıl kullanılacağı, nüfus kayıtlarının nasıl sabote edileceği, evrak sahteciliğinin nasıl yapılacağı, göçmen kaydırmalarının nasıl oluşturulacağı gibi “ince işler” öğretildi. Yani “Irak seçimleri” esnasında yaşadıklarımız, yıllar önce özel olarak yetiştirilenler tarafından gerçekleştirilmişti.
Yine bu Enstitü bünyesinde açılan “özel okullar”da eğitim alanlar ise, kurulacak Kürt Devleti’nin ihtiyaç duyacağı bürokrasiyi oluşturmak üzere yetiştirilmişlerdir.
Velhasıl Yahudi Kürt Devleti’nin kurulması için 1996 yılında düğmeye basılmış, 1997’de nazari ve pratik uygulamaya geçilmiş ve kukla devletin elemanları Yahudi Mike Amitay’ın gözetiminde özenle yetiştirilmiş ve önemli noktalara da atamaları gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla Barzani ve Talabani sadece görüntüden ibarettir. Bölgede oluşturulmaya çalışılan devlet yapılanması tamamiyle Amerika ve İsrail’in kontrolü altında olacaktır.
Serdar Kuru’nun parmak bastığı önemli nokta ise, temeli ve kabası atılan Kürt yapılanmasının AB üzerinden şekillendirileceğidir. Avrupa’da etkin olan PKK üyesi ve Bayan Mitterand’ın uzatmalı sevgilisi Kendal Neza’nın Washington Kürt Enstitüsü yönetim kurulu üyesi olması bunun bir göstergesidir. İkinci gösterge ise AB Uyum Yasaları’nda görülmüştür.
Tüm bunların dışında ABD’nin PKK üslerinden ve Kuzey Irak’tan seçerek topladığı ve ABD’ye götürüp özel olarak eğitim verdiği ve ABD vatandaşı yaptığı 5000 kişilik özel birliğin de Irak’ta konuşlandırıldığı gerçeğini de bu çerçevenin içine koyduğumuzda karşımıza çıkan manzara, sadece “rahatsızlıkla” geçiştirilebilecek bir manzara değildir. Anadolu’daki “milli irade”ye elbette ihtiyaç duyulacaktır ama, öncelikle Ankara’da eğer kaldıysa “siyasi irade” masaya yumruğu vurmalı ve işin gereği malum usullerle yerine getirilmelidir.
Sahi Ankara uyuyor mu? Ayakta kalan birileri var mı acaba? Uyan Ankara! Uyan!
03 Şubat 2005
Beşinci Bölüm
TÜRKMENELİ ÖZERK DEVLETİ İLAN EDİLMELİ
“Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse; Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım.
Selanik de dahil Batı Trakya’ yı Türkiye hudutları içine katacağım.................”
1933- Mustafa Kemal Atatürk
Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran zaferiyle Osmanlı Devleti’ne katılan Kerkük-Musul toprakları üzerinde, bölgedeki petrol kaynakları nedeniyle yalnız İngiltere’nin değil, Fransa, Almanya ve ABD’nin de ekonomik-stratejik çıkarları mevcuttur. Dolayısıyla Türkiye için de bu manada stratejik bir öneme sahiptir. Ne var ki, Türk Dış Politikası, milli çıkarlarımızı yakından ilgilendiren bölgeye yönelik kalıcı, tutarlı bir siyaset izleyemediğinden dolayı bölgede birinci derecede söz sahibi olma hukuk ve hakkımız elimizden alınmış, daha doğru ifadeyle bu hakkımızı altın tabakta batılı ülkelere hediye etmiş durumdayız.
Hatay’ı Anavatan’a katan Atatürk’ün ömrü vefa etseydi belki de “Kerkük” diye bir sorunumuz da kalmayacaktı. Çünkü Atatürk bir konuşmasında milli sınırlarımızın güneyde Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi içine alacak şekilde son bulduğunu” ifade etmiş ve el yazısıyla işaret ederek “alacağım” diyerek Kerkük, Musul ve Süleymaniye’yi göstermiştir...
Atatürk’ün dediği gibi; “-Musul vilayeti, Türkiye Devleti’nin milli sınırları dahilindedir... Buralarını anavatandan koparıp şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz...”
Elbette Kerkük, Erbil, Musul şu anda Irak milli sınırları içerisindedir, dolayısıyla Irak’ındır ama o toprakların Türk toprağı olduğu bir gerçektir. Ve bu vatan parçalarının Türkiye’nin dışında kalmasına, o günkü TBMM de razı olmak istememiştir. Şu anda bu topraklar Türkiye sınırları dışındadır ama o toprakların tapusu bizim elimizdedir. Ayrıca bu toprakların Irak’a devri ile ilgili Lozan Görüşmeleri de tamamlanmamış, kesintiye uğramıştır.
Bu kesintinin sebebi de Kerkük’ün, Erbil’in içinde bulunduğu Musul vilayetidir...
Dolayısıyla bu vatan parçalarının ne olacağı hususu geçmişte olduğu gibi bugün de muallaktadır. Sadece bizi ayıran şekli sınır vardır o kadar...
Ve bu vatan parçaları kim ne derse desin, siyasi, askeri işgal altındadır.
Ve Kürtler’in, İngilizler’in merhametine terkedilmeyecek kadar kutsal topraklardır. Atatürk’ün bu konudaki bir konuşmasında ifade ettiği gibi “milli arazimizden en ufak bir parçasını bizden koparmaya çalışmak pek haksız bir hareket olur. Buna kat’iyen muvafakat etmeyiz”...
Sayın Demirel’in Başbakanlık döneminde ifade ettiği gibi “Bugün Kerkük ve Musul’un, Türkiye’nin eline olmayışının ıztırapları vardır. Milyonlarca Türkçe konuşan, hududun bu tarafındaki insanlar gibi, hududun öbür tarafında tamamen kültürü, harsı aynı olan insan var. Ve Türkiye daha sonra bu meseleyi halledememiştir.”
Bu meselenin halli, ordunun güvenlik ve barış gerekçesiyle bölgeye asker sevketmesiyle sonuçlanabilecek noktaya gelmiştir. Silahlı Kürt Peşmergeler Kerkük’ün dört bir tarafını sarmış durumdadır. Güvenlik birimlerindeki Arap ve ve Türkmen komutanların yerine Kürtler atanmıştır. Türkmenler’in iki üç parça silahına baskın yaparak el koyan zihniyet, Kürtler’in topu tüfeği karşısında nedense ses çıkarmamaktadır.
Tabii ki her şeye rağmen üzücü olan “Ankara”nın kayıtsızlığıdır. “Ankara”, sindirilmiştir, pasifize edilmiştir. “Ankara” ABD ve AB tarafından yakın markaja alınmış, egemenlik haklarımıza ipotek konulmuştur. Gaflet ve dalalet içindeki “Ankara”nın unuttuğu “milli irade” toplum tarafından harekete geçirilmelidir.
Bir an evvel bölgede tıpkı Kürtler’in yaptığı gibi “Türkmeneli Özerk Bölgesi” veya “Türkmeneli Devleti” kurulmalıdır.
Erbil, Telafer, Diyale ve Kerkük’ü içine alan Türkmeneli Özerk Devleti’nin başkenti Kerkük olarak ilan edilmelidir.
Devletin ilan edilmesiyle birlikte Türkiye’den, İslam ülkelerinden, İran’dan, Rusya ve Çin’den yardım istenilmeli ve BM’den “barış gücü” talep edilmelidir.
Üst ve altında beyaz şeritlerin olduğu ay yıldızlı gökbayrak, Türkmen milli bayrağı olarak Kerkük ve Erbil kalelerinde dalgalandırılmalıdır.
“Türkmen Akıncılar Birliği” eğitilmeli ve silahlı, düzenli ordu haline getirilmelidir.
Habur Kapısı kapatılmalı, yerine Telafer’e yakın yerde açılacak sınır kapısı kullanılmalı ve bu kapı Türkmeneli Özerk Devleti’nin kontrolüne verilmelidir.
İşte bu aşamada Kürdistan Özerk Devleti de resmen tanınmalıdır. Bakalım böyle bir düzenlemede eskisi gibi cirit atabilecekler mi?
Makaleye ait olmayan özel bilgiler: İsmail CENGİZ / Türk Dünyası Diyalog Platformu Bşk.
Kaynak: TÜRKSAM.org
Diğer Makaleler
- Prof. Dr. Osman Metin Ozturk - Irak'taki kaosun analizi
- Sinan Öğan - Özbekistan’da “Yeşil” Devrim Sancıları
- Arif Keskin - Güney Azerbaycan Milli Hareketinde Sivil Toplum Dönemi
- Tamina Kibar - Kırgızistan: “Lale-limon” Devriminin Hayalleri ve Yaşanan Kaosun Gerçekleri
- Dr. Erkin Ekrem - Kırgızistan’da Sivil Darbe ve Çin: “Stratejik Çevreleme”
- İsmail Cengiz - Irak’ın Kuzeyi: Kürtler, Türkmenler ve Türkiye’nin Güvenliği
- Tuğrul Başeğmez - Ahıska Davasına Kim Sahip Çıkacak?
- Safter Nagayev - Dilde, Fikirde, İşte Birlik (Gaspıralı ve Türkistan )
- Hacı Yakub Yusufî Anat - Doğu Türkistan'da İşkence
- - Bulgaristan'da yaşayan Türklerin dramı
- Erhan Türbedar - Türkiye ve Balkanlar


