header






Basından seçtiklerimiz
blue
Tekin - Ermeniciler
Tekin - Hocalı
Özdağ - Ermeni Psikolojik Propagandası
Anadolu da bizimdir - Orxan ARAS Almanyadan yazıyor

green bullet
Mustafa K. Atatürk M. E. Resulzade
Ebülfez Elçibey

Menu:

  • Ana Sayfa
  • Dernek Hakkında
  • Kuzey Azerbaycan
  • Güney Azerbaycan
  • Karabağ
  • Kültür
  • Türk Dünyası
  • Dergi
  • Ermeni Sorunu
  • Dernek'ten Haberler
  • Bağlantılar






right blue

Ermeni Sorunu

Soykırım"ın Öteki Gerçeği

Muzaffer İlhan Erdost

Fransız Ulusal Meclisi, 18 Ocak 2001'de, "Fransa, 1915 Ermeni soykırımını kamu önünde (publiquement) tanır." yasa tasarısını oybirliğiyle kabul etti. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac yasayı 30 Ocakta onayladı.
Chirac, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e mektubunda, bu yasanın, "Fransa'nın dış politikasında hiçbir tutum değişikliğine neden olmayacağını", "Helsinki zirvesinden bu yana gelişen süreçte Türkiye'nin AB üyeliği için koyduğu ağırlığı, destekleyerek sürdüreceğini" yazdı. (Cumhuriyet, 3 Şubat 2001.)
"Soykırım" yasasının Fransa'nın dış politikasında bir tutum değişikliğine neden olmayacağı vargısı, doğal ki, göçürmeyle (tehcirle) bütünleşen 1915 toplu öldürüm olaylarının "soykırım" olarak tanımlanması, Türkiye'den beklentileri olan kimi etnik-dinsel toplulukların, özellikle de Türkiye'nin komşuları kimi ulusların beklentilerine politik bir destek sağlaması olasılığı ile çelişmiyor.
Helsinki zirvesinde (Aralık 1999) ise, Türkiye'nin, Avrupa Birliği (AB) üyeliğine adaylığının kabul edildiği belleklerde canlı olmak gerekir. Türkiye'nin üyeliği için, "Kopenhag kriterleri"nin yerine getirilmesi koşulu konmuş, siyasal kriterler olarak, "demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıklara saygı ve azınlıkların korunması" koşulu getirilmişti.
Kopenhag kriterleriyle "saygı gösterilmesi ve korunması" istenen azınlıklar ise, Lozan Andlaşmasında (madde: 37-45) yer alan ve "azınlık" statüsü kabul edilmiş bulunan müslüman-olmayan topluluklar değildi, müslüman olan ama etnik açıdan Türk olmayan toplulukların, ilk sırada da Kürtlerin azınlık statüsüne alınmasının amaçlandığı, AB yetkilileri tarafından da dile getirilmişti.
Aslında, Helsinki zirvesinde, Türkiye'nin AB üyeliğine adaylığı kabul edilirken, tam adaylık için dayatılan "azınlık"ların korunması koşulu, 1977 Lüksemburg zirvesinde, Türkiye'nin üyeliğe adaylığının kabul edilmemesinin belirleyici gerekçesini oluşturmuştu.
Türkiye, müslüman-olan ama etnik açıdan Türk olmayan toplulukların "azınlık" statüsüne alınmasının olumsuzlukları nı tartışırken, Hıristiyan Demokrat Parti üyesi General Morillon tarafından Avrupa Parlamentosuna verilen Türkiye ile ilgili özel raporda, Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylığının koşullarında değişiklik yapılması önerilmiş ve Avrupa Birliğine tam üyelik için, "Türkiye Büyük Millet Meclisinden 1915'teki Ermeni soykırımını tanıması" istenmişti. (Derniers Nouveller d'Alsace, 15 Kasım 2000.)
"Avrupa'da yaşayan Ermenilerin, Avrupa Parlamentosundan, Ermeni soykırımının tanınması konusunda ilkeli davranmasını beklediklerini" söyleyen AEUK (?) Temsilcisi Hilda Choboyan, "Avrupa'nın, Türkiye'den, 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu kararında öngörülenleri talep edeceklerini" belirtecekti. (Asborez, 14 Kasım 2000.)
Choboyan'ın anımsattığı Avrupa Parlamentosu kararı ise, Türkiye'nin Avrupa Birliğine adaylık için başvurduğu tarihten (14 Nisan 1987'den) iki ay sonra, 18 Haziran 1987'de verilmiş bir karardı ve bu kararda, "Türkiye'nin Ermeni soykırımı gerçekliğini tanımamasının, Avrupa Birliğine girmesine engel oluşturduğu" vargısı yeralıyordu. (Akıllıoğlu, İnsan Hakları, s. 278.)
Morillon'un "Türk yetkililerden Ermeni soykırımının tanınmasını isteyen değişiklik önergesi", Avrupa Parlamentosunda 78 oya karşı 429 oyla kabul edilecekti. Avrupa Parlamentosunun 15 Kasım 2000 günlü raporunun ilk yazılımı ise şöyleydi: "Türkiye, Ermeniler gibi azınlıkların haklarına saygı göstermeye çağrılır. Alınan bir kararla, Türk yetkililer, bu azınlığın modern Türk devletinin kurulmasından önce maruz kaldığı soykırımı kamu önünde (publicly) tanımaya çağrılır."
Fransız Ulusal Meclisinin, 18 Ocak 2001'de, "Fransa, 1915 Ermeni soykırımını kamu önünde (publiquement) tanır." tümcesiyle kabul ettiği tasarının Avrupa Parlamentosunun 15 Kasım 2000 günlü kararı doğrultusunda verilmiş bir karar olduğu açıktır. Avrupa Parlamentosunun bu kararına koşut "soykırım"ın, Avrupa Birliğinin öteki üyelerinden bazılarının parlamentoları nda gündeme getirilmiş olması da, Türkiye'nin, Avrupa Birliğine üyeliğinin artık Kopenhag kriterlerinin gerçekleştirilmesiyle sınırlı olmayacağını duyumsatmaktadı r. Ya da Türkiye'nin AB'ye kesin adaylığının bir başka koşulu olarak, Lozan'da "azınlık" statüsü tanınan "Ermeniler gibi" müslüman-olmayan azınlıkların haklarına saygı gösterilmesi isteminin, 1915'te Ermenilerin uğradığı kırımın, Türkiye'ye, "soykırım" olarak tanınmasının örtük bir biçimde "dayatıldığı"nı duyumsattığı açıktır.
İmparatorluğun doğusunda uzun yıllar barış içinde bir arada yaşamış bulunan, etnik açıdan Türk, Ermeni, (Kürt, Nesturi), dinsel açıdan müslüman ve hıristiyan toplulukların, dış savaşın iç savaş ile içiçe geçtiği yörelerde ve dönemde Ermeni toplulukların göçürülmesi (tehciri) sırasında, göçün olumsuz koşullarından kaynaklanan ölümlerden ayrı olarak, bazı grupların toplu olarak öldürüldüğü görüşüyle kişisel anlamda genellikle birleşildiği, görüş farklarının, öldürenlerin kimliği ile öldürülenlerin sayısı üzerinde odaklandığı gözardı edilmemek gerekir. Toplu öldürümlerin politik sorumlularından biri olarak Harbi Divani Örfi Mahkemesinde yargılanan Ziya Gökalp, duruşmada, "Türkiye'de bir Ermeni kırımı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır. Bize arkadan vurdular, biz de vurduk." derken, kırımın yadsınmadığını, ama kırımın bir soyun kırımı olarak nitelenemeyeceğ inin dolaylı ifadesi olarak algılamak gerekir.
O günden bugüne de, göçürme sırasında ölenlerin ve öldürülenlerin sayılarında, hiç bir tarafın belgelere dayanmayan, ama bir tarafın 600 binden 200 bine doğru aşağı çektiği ve bir tarafın 800 binden 1 milyon 600 bine doğru yukarı çektiği tartışmanın bugüne taşınmasının ve güncelleştirilmesinin ardında, kırımın kendisinin değil, amacın tartışıldığı gözardı edilmemek gerekir.
Katliam (katl-i âmm), Osmanlıca-Türkç e Lûgat'ta (Devellioğlu) , "zaptolunan bir yerin, irili ufaklı bütün halkını kılıçtan geçirme" olarak tanımlanır. Ama bunu, bugün de "soykırım" olarak nitelemek, ve özellikle de uluslararası hukuk açısından bunun "soykırım" olduğunu söylemek gülünç olurdu.
"Soykırım"ın hukuk açısından suç olarak tanımlanmasına temel oluşturan Nazi Almanyasında altı milyon Yahudi ile birkaç milyon Çingenenin, yalnızca Yahudi ve yalnızca Çingene oldukları için öldürülmüş olmaları gibi, İmparatorlukta, 1915'te, bazı Ermeni topluluklar, salt Ermeni oldukları, Ermeni soyundan geldikleri için mi öldürüldüler, yoksa bu öldürümler, dış savaşın (Rus-Osmanlı savaşının) bir çeşit iç savaşla da içiçe geçmiş olmasından kaynaklanan ve birbirinden farklı bir dizi olayın sonucu muydu?
Timian'dan havalanan Amerikan uçankalesi Enola Gay'dan atılan ve 6 Ağustos 1945 günü, saat 8.15'te Hiroşima'nın merkezine yakın bir noktada patlatılarak bir anda küçüklü-büyüklü 80 bin insanın ölümüne neden olan; üç gün sonra, 9 Ağustos 1945'te, Nagazaki'ye atılan ve bir anda 40 bin kişinin ölümüne neden olan atom bombasından dolayı, tam da 1949 Cenevre sözleşmelerinin 3. maddelerinde belirtilen savaş dışı kişilerin öldürülmesinin ve özellikle de toplu öldürümün, savaşın kedisinden kaynaklanan ölümler olarak "ağır savaş suçu" ya da "soykırım" sayılmamış olması ile zorunlu göçürme sonucu ölümler arasındaki çelişki gözardı edilmemek gerekir.
Toplu öldürümün amacı, açıklığa kavuşturulması gereken sorunun bir boyutudur, ve ikinci boyutu, kırımın "soykırım" olarak nitelenmek istenmesinin ardındaki nedenlerdir. Bir başka deyişle, "soykırım" tanımlaması, kırımın, soykırım olması görüşünden mi kaynaklanıyordu; yoksa kırımın, "soykırım" olarak tanınmak istenmesinin ardında, 10 Ağustos 1920'de uygulanmaya konan ve Padişah Sultan VI'ncı Mehmet Vahidettin'in imzalanmasına karar verdiği Sevr Andlaşmasında "Ermenistan" olarak gösterilen Doğu Anadolu'yu, yeniden Ermenistan olarak gerçekleştirmek emeli mi vardı?
a
Katolik eğilimli La Croix'in (1 Şubat 2001) yorumunda, "Hiçbir Fransız yasasının ulusal topraklar dışında etkin olmadığı" belirtilerek, Fransa'nın "1915 Ermeni soykırımını tanıdığı" yasada Türkiye'nin adının geçmediği ve "1915'teki korkunç katliamların sorumluluğunun doğrudan Osmanlı İmparatorluğuna ait olduğu" yazılıyordu.
Farklı görüşler de vardı: Fransız Ulusal Meclisinin kararını, "geçmişin entrikalı düğümlerini çözmek, genelde, parlamentoları n ya da hükümetlerin yetkisi alanında mıdır?" diye sorgulayan Il Giornale (Roma, 9 Şubat 2001) yazarı, "Fransız Ulusal Meclisinin, Ermeni toplumunun yoğun baskısına boyun eğerek, 1915 ilkbaharında ve yazında, Osmanlı yetkililerinin sorumlusu olduğu binlerce Ermeni'nin ölümünü 'soykırım' olarak tanımlayan bir kararı onayladığını" belirtiyor, sonra da "Ermenilerin gerçek amacı"nın, "olayın, halefi olduğu Osmanlıların sorumluluğunu, maddi sonuçlar da dahil olmak üzere tüm sonuçlarıyla birlikte Ankara hükümetinin üstlenmesiyle sonuçlanmasını elde etmek" olduğunu yazıyordu.
Gene Il Giornale'de (5 Şubat 2001), "Ankara-AB Arasında Ermeni Kanı" başlıklı yazıda, Robi Ronza, "çağdaş Türkiye"nin "yalnızca Avrupa'ya ait bir ülke olmaması nedeniyle değil, aynı zamanda Batı kültürünün bir parçası olmanın gerektirdiği insan hakları ve demokratik ilkeleri şimdiye dek göstermediği için de AB'ye girmeyi arzu edemeyeceği sonucunun ortaya çıktığını" yazacaktı.
Katliam sırasında İstanbul'daki Ermeni cemaatine dokunulmadığını ve "600 bin kişinin çoğunun kasten öldürülmediğini, ancak o dönemin belirsiz koşulları sonunda öldüklerini" The Spectator'da (Londra, 3 Şubat 2001) yazan Antony Daniels, Fransız parlamentosu kararının, "kanca burunlu, beli kılıçlı, bebek öldüren Türk imajını diriltmek tutkusunun, Türkiye'yi Avrupa'dan uzak tutma amacından kaynaklanmıyor mu?" diye soruyordu.
Kommarsant gazetesinde (Moskova, 1 Şubat 2001), Boris Volhonski, "Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilerin kitle halinde öldürülmesinin uzun yıllar yalnızca tarihi bir olay olarak kalmış" olmasına karşın, "birkaç ülkenin parlamentosunun bu olayları soykırım olarak kabul etmesinin nedeninin, Fransa ve Avrupa'daki bazı ülkelerin, Türkiye'nin Avrupa Birliğine girmesini önlemek" amacından kaynaklandığını yazacaktı.
Al-Ahram'da (Kahire, 1 Şubat 2001), Ahmed Sabri'nin yazısının başlığı da aynı doğrultudaydı: "Ermeni sorunu, Türkiye'nin AB hayalini altüst etti.".
Avrupa Birliğinin genişlemesinden sorumlu komisyon üyesi Günter Verheugen, Ermeni soykırımı iddialarını tarihçilere bıraktığını söyleyecek, Türkiye'ye sükuneti ve aşırı tepki göstermemesini önerecekti." (Cumhuriyet, 3 Şubat 2001.)
Ermeni asıllı Lübnanlı milletvekili Agop Kassarjiyan imzasıyla (Al-Mustaqbal, 3 Şubat 2001) yayınlanan "Üç Talebimiz Var" adlı yazıda, "Avrupa Konseyine, Ermenistan'ı, teşkilatın 42. ülkesi olarak kabul ettirmeyi nasıl başardıysak, üçlü hedefimiz olan itiraf—tazminat—toprak şeklindeki haklarımızı da elde edebilmek için çalışmalarımız devam edecektir." deniyordu.
"Soykırım" tartışmaları sırasında Sevr Antlaşmasının 80. yıldönümünün kutlandığı ve Ermenistan Başbakanı Andranik Markaryan'ın kutlama mesajı gönderdiği konferansta Sevr'in Ermenistan için tarihi bir dönemeç olduğu vurgulanmış ve Türkiye'den toprak taleplerini de içeren bir sonuç bildirisi yayınlanmıştı. Doğu Çalışmalar Enstitüsü Direktörü Nikolay Hovanisyan da konuşmasında, Sevr'in sahip olduğu üç önemli noktadan birinin, "Erzurum, Van, Bitlis ve Trabzon'u Ermenistan'a vererek Ermenistan'ı Karadenize çıkışı olan bir ülke haline getirmesi olduğunu" belirtecekti. (Cumhuriyet, "Türkiye'den toprak talebi", 11 Ağustos 2000.)
b
Nezavisimaya (Rusya) gazetesine "Batı Ermenistan Halkının Rusya Temsilciliği" adına verilen ilanda "Sevr Andlaşması ile Türkiye'nin doğu bölgelerinde kurulan "Ermenistan"ı n bağımsızlığının tanındığı, ancak Atatürk'ün bunu Lozan Andlaşması ile ortadan kaldırdığı" (Cumhuriyet, 22 Kasım 2000) olgusunun yinelenmesi, tarihsel bir olguyu anımsatmaktan öte, gündemdeki "soykırımı" tanımanın ardındaki amacı açıklamış olmak bakımından önem taşıyordu.
Buna karşın, Almanya'daki Türklerden oluşan Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), 11 bin 247 imzalı bir dilekçeyi, İsviçre Parlamentosuna vererek, milletvekili Josef Zizyadis'in "Ermeni soykırımı"nın tanınmasını isteyen önergesine destek verececekti. Dilekçeyi inceleyen komisyon, hükümete verdiği raporunda, soykırımın gündeme alınmasına gerekçe olarak, "derneğin Türklerden oluştuğunu" ve "on bin imzanın da Türkler tarafından atıldığını" göstermişti. SKD Başkanı Ali Ertem, Parlamentoya yaptığı başvuruda, Parlamentonun "Ermeni soykırımı"nı teyit etmesinin, Türk parlamenterlere geçmişin doğru değerlendirilmesinin , demokratkleşme ve sivil toplumun oluşturulmasını n en önemli öğesi olduğunun anımsatılması olduğunu ileri sürecekti. (Cumhuriyet, 24 Şubat 2001.)
"1915 Ermeni soykırımı"nı oylarıyla kabul eden Fransız milletvekillerini eleştirenlerin eleştirilerini yayınlayan Libération, eleştirenleri eleştiren Nouvelles d'Armenie Magazine dergisi müdürü Ara Toranlan'ın yazısına da yer vermişti. (13 Şubat 2001.) Toranlan, eleştiriyi eleştirisinde, "Türkiye'de hayatları ya da özgürlükleri tehlikede olan gerçek demokratlar"ın "Fransız Parlamentosunu desteklediklerini" yazıyor, üç "zeki" ve "gerçek demokrat" arasında, "Almanya'da Türk göçmenlerinden Ermeni soykırımının tanınması için 1200 imza toplayan Ali Ertem"i de anıyordu. Öteki iki "zeki" ve "gerçek demokrat", R. Zarakolu ile A. Birdal'dı. (Libération, 13 Şubat 2001.)
Her ne kadar Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan, "Ankara'nın maddi korkularını gidermeye çalışarak, 'bugünkü Ermenistan'ın (kuruluşu: 28 Mayıs 1918) sürülenlerin ülkesinin mirası olmadığı"nı anımsatıyorsa da (Suddeutsche Zeitung, 2 Şubat 2001), Sovyetler Birliğinin dağılması sürecinde, 1991'de, bağımsızlığını ilan ettiği zaman, ilk tanıyan ülkeler arasında Türkiye'nin de yer aldığı Ermenistan, Türkiye-Ermenistan sınırını, bu sınırın Ankara ile Moskova arasında saptanan sınır olduğunu ileri sürerek tanımamıştı (bkz: Graham Fuller, Turkey's. New Geopolitics, s. 66). İngiltere Dışişleri Bakanı Cooke'un "zaman zaman Türk hükümetine bile son derece belirsiz görünen doğu sınırları" (Ocak 1988) sözü, bir de, Türkiye-Ermenistan sınırının değişebilirliğini duyumsatması açısından düşünülmek gerekirdi.
1915 olaylarının, şu ya da bu biçimde açıklanan yeni-Sevr beklentilerinin şemsiyesi altında değerlendirilmesi durumunda, Fransa tarafından "1915 Ermeni soykırımı" olarak tanınmasının, eski ve tarihteki bir olayın yeniden ve yeni bir adla "adlandırılması "nın ve yasa konumuna dönüştürülmesinin, yeni bir Sevr modelinin kapısının aralanmasına olanak sağladığı da düşünülmek gerekirdi.
ABD Temsilciler Meclisine getirilen "Ermeni Soykırımı"yla ilgili tasarıda, kırımın, yalnızca 1915'te değil, "1915-1923 arasında gerçekleştirildiğ i"nin öne sürülmüş olmasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. ABD yönetimi için tarihin 1915 değil, "1915-1923" olarak belirtilmesi de yeni değildir. "Cilicia" sitesinden, ("Cilicia Armenia" ve "Genocide Armenia" amblemleri ile yayınlanan) "Ermeni soykırımı" ile ilgili alıntılardan okuduğumuza göre, George Bush, 20 Nisan 1990'da, Orlanda'da verdiği söylevinde, "Ermenilerin uğradıkları korkunç katliamların" , 1915-1923'te, ama Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin yetkisinde (ellerinde) meydana geldiğini söylemişti. ABD Temsilciler Meclisi tasarısında da Türkiye'nin soykırımdan sorumlu tutulmasının kapısı aralanıyordu. Başkan William J. Clinton'ın Temsilciler Meclisi Başkanına gönderdiği mektupta (19 Ekim 2000), "Osmanlı İmparatorluğu döneminde Doğu Anadolu'da 1915-1923 yılları arasında gerçekleşen trajik olaylar" dolayısıyla, "bu tasarının günümüz koşullarında kabul edilmesinin Amerika için büyük kapsamlı olumsuz sonuçlara yol açabileceği derin endişesi" dile getiriliyor, tasarının Senatoya bu dönemde gönderilmemesi isteniyordu. (Bkz: Fikret Akfırat, "Ermeni soykırımı neleri içeriyor?", Kültür-Sen, Kasım Aralık 2000, sayı: 8.)
Öyle anlaşılıyor ki, 1915 olaylarının "soykırım" olarak tanımlanmasının ardındaki amaç, özellikle Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ve Avrasya'yı odağına alan "küreselleşme" poltikalarıyla birlikte Türkiye'ye dört bir yandan dayatılmaya başlanan yeni Sevr modelleriyle örtüşüyordu. Yeni-Sevr modellerini, ilkin, Türkiye'nin Yeni-Sevr'e Zorlanması Odağında Üç Sivas (Eylül 1996) kitabımda, daha sonra, Yeni Dünya Düzenine Zorlanması Odağında Türkiye (Ağustos 1999) kitabımda örneklerle açıklamıştım. Burada da birkaç örnek vermek yararlı olabilir:
"Uluslararası Paris Kürt Konferansı"nda, Sovyet Kürdolog Mihail Lazerev, "Öyle ki, bugün, 1989'da, Paris'ten bakıldığında, Sevr umut, Lozan yenilgi, Paris yeniden dirilen umuttur." diyordu. (Uluslararası Paris Kürt Konferansı, 14-15 Ekim 1989, Doz Yayınları, İstanbul 1992, s. 154.)
Cumhurbaşkanı olarak Süleyman Demirel, Ağustos 1993'te, kendisiyle görüşen Cumhuriyet gazetesi yazar ve yöneticilerine, National Geographie'yi göstererek, "Sevr'in iki tane daha devlet kurmak istediğini" söylemişti: "Sevr'in arkasındaki parmakların hepsinin bunun arkasında olduğunu" vurgulamış ve yeni-Sevr'in haritalarının kendi önüne geldiğini sözlerine eklemişti. ("Güney'de Sevr Parmağı", Cumhuriyet, 20 Ağustos 1993.) Demirel, ayrıca, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'e de bir harita göstermiş, "İşte ABD'nin Sevr haritası" demişti. (Cumhuriyet, 1 Ekim 1998.)
Şükrü Elekdağ da, savaşa katılmadığı için Lozan Antlaşmasını imzalamayan ABD'nin, Lozan'da (6 Ağustos 1923) Türkiye ile imzaladığı "Dostluk ve Ticaret Anlaşması"nı, Senatonun "Türkiye topraklarında bir Ermeni devletinin kurulmaması" nedeniyle onaylamayı reddettiğini" (Milliyet, 25 Nisan 1993) yazacaktı.
1915 olaylarını yadsımak, çarpıtmak, sulandırmak ve bulandırmak düşüncesinden uzak bir insan hakları savunuru olarak belirteyim ki, ABD ve Fransa başta olmak üzere, değişik ülkelerin parlamentoları nda, bu ülkelerin güncel siyasal çıkarları elverdiği ölçüde ve parlamenterlerin kişisel kanıları doğrultusunda İmparatorluğun doğusunda dış savaşla iç savaşın içiçe geçtiği çok yönlü bir savaş ortamında kimi grupların karşılaştıkları toplu öldürümlerin "soykırım" olarak onaylanmasının, onaylanmazsa ertesi yıl onaylanması için çaba harcanmasının, ve bunun otuz yıldır her yıl yinelenmesinin, politik amaçları içersinde gizlediği kadar, uluslararası hukuk açısından o denli "absürd" olduğunu görmek için, bir kez de soykırım ile ilgili sözleşmelere göz gezdirmek yararlı olacak.

İKİ
"SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ" VE ZAMANAŞIMI
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 11 Aralık 1946'da kabul edilen ve 12 Ocak 1951'de yürürlüğe giren "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi"nde, ister barış ister savaş zamanında işlenmiş olsun, "soykırım" ("jenosid"), uluslararası hukuk suçu sayılmıştır.
Sözleşmede, "ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubun, tümüyle ya da bir bölümüyle yokedilmesi amacıyla", "üyelerinin öldürülmesi" vb. soykırım olarak tanımlanır. (Madde: 2.)
Sözleşmeye göre, "soykırım suçu işleyen kimseler, ister yasal yöneticiler olsun, ister kamu görevlisi, ister özel kişiler olsun, cezalandırılır" (madde: 4); suçlanan kimseler ise, bu suçun işlendiği devletin yetkili mahkemesinde ya da sözleşmeci tarafların yargı yetkisini tanıdığı uluslararası ceza mahkemesinde yargılanır (madde: 6); soykırımla ilgili olarak "bir devletin sorumluluğuna ilişkin" anlaşmazlıklar ise, Uluslararası Adalet Divanında çözülür (madde: 9).
"Onaya bağlı" olan (madde: 11) Soykırım Sözleşmesi, "yirminci onay ya da katılma belgesi"yle birlikte ve on yıl için yürürlüğe girer; Sözleşmeyi bozmayan taraflar için beşer yıllık dönemlerle yürürlükte kalır. (Madde 13, 14.)
 Türkiye, "Genocide'in Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkındaki Sözleşme"yi 23 Mart 1950 günlü yasayla onaylamış, bugüne değin de sözleşmeyi bozmamıştır.
"Savaş suçları ile insanlığa karşı suçların kovuşturulması na ve cezalandırılması na ilişkin hiçbir bildirge, belge ya da sözleşmede zamanaşımı süresine ilişkin hüküm bulunmadığını dikkate alan" Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 28 Kasım 1968'de, "savaş suçları ile insanlığa karşı suçlara", "adi suçlara uygulanan zamanaşımına ilişkin iç hukuk kurallarını uygulamanın, bu suçlardan sorumlu olan kimselerin kovuşturulması nı ve cezalandırılması nı önlemesi nedeniyle dünya kamuoyunu ciddi olarak uğraştıran bir konu olduğu" belirtilerek, "Savaş ve İnsanlık Suçlarına Zamanaşımı Uygulanmazlığına İlişkin Sözleşme"yi benimsemiş, onaya bağlı olan sözleşme (madde: 6, 8), 11 Kasım 1970'te yürürlüğe girmiştir.
Soykırım Suçunun Önlenmesi Sözleşmesi (1946-1951) ile Soykırıma Zamanaşımı Uygulanamayacağı Sözleşmeleri (1968-1970) ayrı ayrı sözleşmelerdir. Türkiye, Soykırım Suçunun Önlenmesi Sözleşmesini, bu sözleşme yürürlüğe girmeden önce onaylamıştır, Soykırıma Zamanaşımı Uygulanamayacağı Sözleşmesini ise, bugüne değin imzalamamıştır. Her iki sözleşme de onaya bağlı sözleşmelerdir, ve yürürlüğe girdikleri tarih ile yürürlükte kaldıkları sürece, sözleşmeci taraflar için geçerlidirler.
"Savaş ve İnsanlık Suçlarına Zamanaşımı Uygulanmazlığına İlişkin Sözleşme", "işlendikleri tarih ne olursa olsun", "savaş suçlarıyla ilgili Cenevre Sözleşmelerinde sayılan ağır suçlara" ve "Soykırım Suçunun Önlenmesi Sözleşmesinde tanımlanan soykırım suçuna" zamanaşımı uygulanmayacağı " (madde: 1) koşulunu içerir.
1949 Cenevre Sözleşmelerinde sayılan "ağır suçlar" da, 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi Sözleşmesinde tanımlanan soykırım suçu da, "8 Ağustos 1945 günlü Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Antlaşmasında tanımlanan ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 13 Şubat 1946 ve 11 Aralık 1946 tarihli kararlarıyla onaylanan suçlardır.
"Soykırım" suçu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun onayladığı 8 Ağustos 1945 günlü Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi Antlaşmasında tanımlanan "soykırım" suçudur, bu suç, ilk kez burada tanımlanmıştır.
Le Petit Robert 1 (1986), "soykırım"ın ("génocide"in) , Fransız dilinde ilk kez 1944'te kullanıldığını imler. Larousse, Birleşmiş Milletlerin "soykırım" suçu tanımlamasının kaynağının, Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesinin kararı olduğunu belirtir.
Zamanaşımının uygulanamazlığı ile, bu sözleşmenin ya da soykırım suçunu önleme sözleşmesinin yürürlüğe girdiği tarih başlangıç alınarak, ileriye doğru zamanaşımı uygulanmayacağı anlaşılmak gerekirken, ulusal ve uluslararası hukuk normlarını yok sayan bir anlayışla, işlendiği zaman "soykırım"ın gerek sözcük olarak, gerek hukuk terimi olarak tanınmadığı dönemleri de kapsayacak biçimde, cezanın, hiçbir sınır tanımaksızın "geriye doğru yürütüleceği" anlamını çıkarmak olanaklı mıdır?
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (10 Aralık 1948), "Hiç kimse"nin "işlendiği zaman ulusal ya da uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem ya da kusurdan dolayı suçlu sayılamayacağı" , "kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır ceza verilemeyeceğ i" (madde: 11/2) koşulu yer alır.
Türk Ceza Yasasında da, aynı koşul yinelenir ve "işlendiği zamanın yasasına göre suç sayılmayan bir eylemden ötürü kimseye ceza verilemeyeceğ i" (madde: 2) hükmüne yer verilir.
Herhangi bir topluluğun üyelerinin, tek tek ya da toplu öldürümlerinin suç sayılmasına karşın, bu suçların işlendiği tarihte, ulusal ya da uluslararası hukukta "soykırım" olarak bir suç kavramı yoksa, bu eylemlerin, hukuksal açıdan "soykırım" olarak nitelenemeyeceğ i, Evrensel Bildirgede ve ulusal yasada belirlenmiş bulunmaktadır.
Uluslararası hukuk açısından eski ve yeni bildirgelerde de, bunun evrensel bir hukuk normu (ölçütü) olarak benimsendiğine tanık oluyoruz.
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (3 Eylül 1791), "bir kimsenin, ancak suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş olan, (...) bir yasa uyarınca cezalandırılabileceğ i" (madde: 8) koşulunu getirmiştir.
Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Sözleşmesi de (3 Eylül 1953), "hiç kimse"nin, "işlendiği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan bir eylem ya da kusurdan ötürü herhangi bir biçimde suçlanamayacağı ", "hiç kimseye suçun işlendiği zaman uygulanan cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceğ i" (7/1) koşulunu tanır. Ayrıksın (istisna) olarak ise, bir eylem "ulusal hukuka göre" suç sayılmasa da, "işlendiği zaman uygar uluslarca benimsenmiş genel hukuk ilkelerine göre suç sayılıyor"sa, “bu, bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılması na engel oluşturmamakta"dır (madde: 7/2).
Bu ayrıksın durumu şöyle somutlaştırabiliriz: BM Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesindeki (1983) söylemle, "ırk ayrımcılığı", "üstün ırk öğretisi" ve "ırksal kine dayalı hükümet politikaları" , Yahudi aleyhtarlığının kalesi durumuna gelen Nürnberg'te hazırlanan 1931 Eylül yasalarına göre düzenlenmişti. Her hakka sahip "ari" ırktan olanların yanısıra, iki ya da üç göbekten Yahudi kanı taşıyanlar yurttaşlıktan çıkarılıyordu. Irk ayrımı ve üstün ırk öğretisini temel alan 1931 Eylül yasalarına göre, aşağı ırk sayılan toplulukların toplu olarak imhası, 6 milyon Yahudi ve birkaç milyon Çingene'nin gettolarda ve toplama kamplarında öldürülmesi, Nazi Almanyasında (ulusal hukuka göre) suç sayılmıyordu, ama, bu fiiller işlendiği zaman uygar uluslarca benimsenmiş genel hukuk ilkelerine göre suç sayılmış, Nazi Almanyasında bu suçu işleyenlerin cezalandırılması na, ulusal hukukun (Nazi hukukunun) engel olmayacağı koşulu getirilmişti.
Birleşmiş Milletler "Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı Suçlara Zamanaşımı Uygulanamazlığı Sözleşmesi", "hiç bir bildirge, belge ya da sözleşmede zamanaşımı süresine ilişkin hüküm bulunmadığını" dikkate alarak, 1949 Cenevre Sözleşmesinde sayılan ağır suçlara ve 1946/1948 Soykırımın Önlenmesi Sözleşmesindeki soykırım suçlarına, "işlendikleri tarih ne olursa olsun" zamanaşımı uygulanamayacağı söylemi, insanlığın hemen her dönemini kapsayan bir söylem olarak değil, 1949 Cenevre Sözleşmesinde sayılan ve 1946/1948 Soykırım Sözleşmesinde suç olarak tanımlanan fiillerin, başlangıç olarak bu fiillerin savaş suçu ve soykırım suçu sayıldığı tarihten ya da tanımlandığı tarihten başlayarak işlenen suçları kapsayacağı, kapsaması gerektiği, gene Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirgesinin koşulu olmak gerekir.
“Savaş Suçlarına ve İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara Zamanaşımı Uygulanamazlığı Avrupa Sözleşmesi"nde (Strasbourg, 25 Ocak 1974), Sözleşmeci Devletlerin, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 tarihli "Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi"nde tanımlanan "suçların soruşturulması nda ya da bu suçlar için verilen cezaların uygulanmasında zamanaşımı uygulanmaması nı güvenceye alacak gerekli önlemleri almakla yükümlü" oldukları (madde: 1) koşulu konmuş, ve
"(1) Sözleşmeci devletlerde, bu sözleşme[nin], yürürlüğe girdiği tarihten sonra işlenen suçlara uygulana[cağı] ; (2) Bu sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce işlenen suçlara, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte zamanaşımına uğramamış olması durumunda uygulan[acağı] " (madde: 2) hükmü getirilmiş, bir başka deyişle cezanın "geriye doğru yürümesi"ne, başlangıç için bir sınır belirlenmiştir.
Gene aynı sözleşmenin yukarıya bir kesimi alınan birinci maddesinde, "Soykırımı Önleme Sözleşmesi"nde (BM) tanımlanan "suçların ulusal yasaya göre cezalandırılabileceğ i" koşulu gözönünde tutulur ve kişisel anlamda en büyük ceza olan idam cezasından yargılanılan suçlarda, zamanaşımı süresinin Türk Ceza Yasasına göre, dava açılmadığı durumlarda yirmi yıl, dava açıldığı durumlarda otuz yıl olduğu dikkate alınırsa, "Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce işlenen suçlara", Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 25 Ocak 1974 tarihinden yirmi ya da otuz yıl önce, yani 25 Ocak 1954'ten ya da 1944'ten önce işlenmiş 1949 Cenevre Sözleşmelerinde belirlenen savaş-dışı unsurlara yönelik "ağır suçlar"a ve Soykırım Sözleşmesinde belirlenen "soykırım" suçlarına da zamanaşımı uygulanamayacağı açıklığa kavuşmuş olur.
"Ermeni iddialarının, soykırım tanımının yapıldığı 1948 tarihli BM sözleşmesi kriterlerine uymadığını" söyleyen İngiliz Çevre Bakanı Beverly Hughes'ın sözlerinin Avrupa sözleşmeleri açısından da doğrulandığını belirtmek gerekecek. Hughes, İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi David Logan ile düzenlediği basın toplantısında, "Hükümetin bu konudaki tavrının değişmediğini", İngiliz hükümetinin resmi tavrının yalnızca Yahudi soykırımı ve mevcut olaylara yönelik olduğunu belirterek, "Yahudi soykırımı öncesi döneme kesinlikle girilmeyeceğini" söylemişti. (Hürriyet, 23 Ocak 2001.)
"Mevcut olaylar" ile BM Soykırım Sözleşmesinin 6'ıncı ("soykırımla suçlanan kimseler ... ya da yargı yetkisini tanımış olan sözleşmeci taraflar bakımından yetkili uluslararası ceza mahkemesi tarafından yargılanır") ve 9'uncu ("bir devletin soykırım sorumluluğuna ilişkin olanlar ... sözleşmeci taraflar arasındaki anlaşmazlıklar ... Uluslararası Adalet Divanına sunulur") maddelerine dayandırılarak Bosna-Hersek ve Kosova'da Sırpların binlerce müslümanı öldürmüş olmaları dolayısıyla kurulmuş olan "eski Yugoslavya için Uluslararası Mahkeme" ve "Ruanda için Ceza Mahkemesi"nin imlendiği açıktır. Bu vargı, "insanlığa Karşı Suçların ve Savaş Suçlarının Zamanaşımına Uğramazlığı Avrupa Sözleşmesi"nin (25 Ocak 1974) 2. maddesinin 1. fıkrasında yer alan "Sözleşmeci Devletlerde, bu sözleşme, yürürlüğe girdiği tarihten sona işlenen suçlara uygulanır." koşullarına uygun bir vargıdır.
İngiliz Bakan Hughes'ın "Yahudi soykırımı öncesi döneme kesinlikle girilmeyeceği" vargısının ise, aynı Avrupa sözleşmesinin (1974) gene 2. maddesinin 2. fıkrasında yer alan "Bu sözleşme, yürürlüğe girmesinden önce işlenen suçlara, sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihte, zamanaşımına uğramamış olması durumunda uygulanır." koşuluyla örtüştüğü gözardı edilmemek gerekir.
Özellikle, Birleşmiş Milletler "Soykırım Suçunun Önlenmesi Sözleşmesi"nde "bir devletin soykırım fiillerine karşı sorumluluğuna ilişkin olanlar dahil, bu sözleşmenin yorumlanması, uygulanması ve yerine getirilmesine ilişkin olarak sözleşmeci taraflar arasındaki anlaşmazlıklar"ı n "Uluslararası Adalet Divanına sunulması" koşulu (madde: 9) yer alırken, niteliği ne olursa olsun tarihte işlenmiş ve o zaman da suç oluşturan bir fiilin, Soykırım Sözleşmesi kapsamına alınması amacıyla, ülkelerin ulusal meclislerinden yasa çıkartılması, bir başka deyişle yasa uygulayıcının görevini yasa koyucunun üstlenmesi, "gerçek demokrat" olanlara nasıl görünür bilemem, ama bana oldukça absürd geliyor.

ÜÇ
"SOYKIRIM"IN JEOPOLİTİĞİ
"Resmi Bildiri"ye göre, 22 Temmuz 1920 perşembe günü Padişahın sarayında ve Padişah Sultan VI'ncı Mehmet Vahidettin'in huzurunda, bakanlar, senato üyeleri, önde gelen bilim adamları ve yüksek subaylardan oluşan "Meclis-i Ali", (Yalnızca Topçu Tümgenerali (Feriki) Rıza Paşa hariç), tümüyle ayağa kalkarak, 10 Ağustos 1920 günü Sevres'de Damat Ferit Paşa hükümetinin imzalayacağı "Barış Andlaşması"na imza konulmasına kabul oyu vermişlerdi. Sevr Andlaşmasına göre, Doğu Anadolu (kuzeyi) "Ermenistan" olarak belirlenmişti; güney sınırını ise (yani "Kürdistan" ile sınırını) ABD Başkanı belirleyecekti.
Oysa 22 Nisan 1920 perşembe günü San Remo'da "Türkiye'nin Sınırları" başlığı altında "Ermenistan'ı n sınırları" görüşüldüğü toplantıda İngiltere Başbakanı Lloyd George, Erzurum'un Ermenistan'a bırakıldığı bir andlaşmayı Türklerin imzalamakta duraksayacakları görüşündedir. "Kuşku yoktur ki" der, "Erzurum'da çok az Ermeni bulunmaktadır ve nüfus hemen hemen tümüyle Türk ve Müslümanlardan oluşmaktadır. Bu çoğunluk, ne savaşın, ne Ermeni kırımının, ne de istatiklerin değiştirilmesinin sonucudur. Çünkü savaştan önce de, bir kırım yapılmadan önce de nüfus kesinlikle müslümandı. Bundan dolayı da, ezici bir müslüman çoğunluğu olan bu yerin Ermenilere bırakılması Müttefik devletlerin ileri sürdükleri hiç bir ilke ile savunulamaz. Anlaşmaya, Erzurum'un Ermenistan'a terkedileceği hakkında bir hüküm koymak Türkleri bu andlaşmayı imzalamaya inandırmaktaki zorluklarımızı daha da artırır." (Sevres Andlaşmasına Doğru, Osman Olcay, SBF, 1981, s. 511.)
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Londra Konferansında (16 Şubat 1920), "bağımsız bir Ermenistan" kurulması için "tüm Müttefiklerin aynı derecede and içtikleri"ni, bu konuda iki görüş olduğunu belirtir. Biri altı Türk ilini içeren ve Karabağ'dan Akdenize uzanan bir Ermenistan kurulmasından yana olanlardır; öteki daha küçük bir Ermenistan kurulmasından yana olanlardır."
San Remo toplantısına Ermeni temsilci heyeti başkanı Boğos Nubar Paşa alınır. Sorunun düğümlenen noktasını "Erzurum" oluşturur. Fransız Başbakan Berthelot, Amerika Birleşik Devletlerinin "bir büyük Ermenistan yüce kavramı ile ortaya çıktığını, ama bunun hiç bir sağlam temele dayanmadığını" söyler ve "Erzurum Ermenistan'a verilmedikçe yeni bir Ermeni devleti kurma olanağının hemen hemen bulunmadığı görüşünde olduğunu" sözlerine ekler. (s. 512, 513.)
İngiltere Başbakanı Lloyd George, "Erzurum Ermenilere verilecek olursa Türklerin tek yanıtının Ermeni kırımı olacağını" söyler. Askeri danışmanları, kendisine, "Mustafa Kemal ile başa çıkmak için dev bir orduya gereksinme olduğunu" söylemişlerdir. Erzurum'u, andlaşma gereğince Ermenistan'a verecek olurlarsa, Türklerin elinden bunun zorla alınması gerekeceğini, ama bunun için gereksinilen asker ve para yardımını sağlayacakları nı belirtir. (s. 520.)
Boğos Nubar Paşa, Erzurum'u alabilecek bir askeri potansiyele sahip olduklarını ve "Erzurum'suz bir Ermenistan'ı düşünebilmenin olanaksız" olduğunu yineleyecektir.
Bir sonraki toplantıya, Ermenistan Cumhurbaşkanı Aharonian katılır. Ermenistan'ın gerçek başkentinin Erzurum olduğunu yineler, güçlendirilecek Ermenilerin, Erzurum'u olduğu gibi Van'ı ve öteki illeri ele geçirebilecek duruma geleceğini söyler. (s. 522-523.)
San Remo toplantısında (22 Nisan 1920), İngiltere (Britanya İmparatorluğu) Dışişleri Bakanı Lord Curzon, "Londra Konferansını etkileyen nedenlerin ahlaki (etik) olmaktan çok stratejik olduğunu" belirtir ve ekler: "Erzurum her bakımdan üstün bir yerde olup, onu Türklere bırakmak bağımsız bir Ermenistan'ı olanaksız duruma düşürür. (...) Büyük bir Pan-İslam ya da Pan-Turan hareketi ortaya çıkabilir ve böyle bir durumda, genellikle dünya barışı bakımından, Türkiye müslümanları ile daha doğudakiler arasına sokulmak üzere bir hıristiyan toplumunun sıkıştırılmasının yerinde bir girişim ve bunun da yeni bir Ermeni devleti olabileceğini düşünmüştür. Bir zamanlar büyük ve yaygın bir Ermenistan olduğunu herkes biliyor." (s. 513.)
Konumuz açısından 1915 "milad" olarak alınabilir. 10 Ağustos 1920'de imzalanacak olan Sevr Andlaşmasıyla birlikte, aynı gün yürürlüğe girmesi İngiltere, Fransa ve İtalya arasında kararlaştırılan "Üçlü Anlaşma"ya göre, Sevr Andlaşmasında "Kürdistan" olarak belirlenen bölgenin Fırat ve Dicle arasında kalan bölümü, Fransız Sömürge bölgesi olarak Fransa'ya bırakılıyordu. Böylece "Kilikya" ile yeni "Ermenistan" arasını Fransızlar dolduracak, ABD Başkanı Wilson'ın önerisi "Büyük Ermenistan" tasarısının prototipi Türkler ile Kürtlerin arasına sokulmuş olarak Anadolu coğrafyasına oturtulacaktı . Bu tasarının başlangıç noktasını ise, Sykes-Picot üçlü anlaşmasında görmek olanaklıydı.
Rus Dışişleri Bakanı Sazonof, Petrograd'daki Fransız Büyükelçisi Paléoloque'a mektubunda (13/26 Nisan 1916), "Rusya'nın "Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis bölgelerini, Trabzon'un batısında Karadeniz kıyısında saptanacak bir noktaya kadar, kendisine bağlayacağını", ve "Kürdistan'ın, Van ve Bitlis'in güneyinde, Muş, Siirt, Dicle'nin akım yolu, Cizre (Ceziret-ül İbn-Ömer?), İmadiye'ye egemen dağların tepeler çizgisi ile Mergever bölgesi arasındaki bölümün Rusya'ya verilmesi karşılığında, Rusya['nın], Aladağ, Kayseri, Akdağ, Yıldız Dağı, Zara, Eğin ve Harput arasında kalan toprakların iyeliğinin (mülkiyetinin) Fransa'nın olmasını kabul edeceğini" yazıyordu. (Sevres Andlaşmasına Doğru, s. LVII.)
Daha sonra Sykes-Picot anlaşması adı altında Doğu ve Güney Anadolu ile Ortadoğu'yu, Rusya, Fransa, İngiltere ve İtalya arasında bölüştüren bu gizli anlaşmaya göre, Rusya, ilkin bu amaçla, ikincisi Basra ve İskenderun körfezine ulaşmak amacıyla işgal ettiği Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan 1917 Ekim Devriminin ardından askerini çekecek, ve Rusya'nın kendisine aldığı bölge "Ermenistan" olarak, Fransızlara bıraktığı bölge karşılığında istediği bölge, Nesturi ve Keldanilere özerk bir bölgeyi de içeren "Kürdistan" olarak Sevr haritasına konacaktı.
Panturanizm ve panislamizm, Sivas Kongresi (4 Eylül 1919) ile Büyük Millet Meclisi (23 Nisan 1920) arasında Heyeti Temsiliye'nin özen gösterdiği konulardan biri olacaktır. Barış Konferansında İngilizlerin dile getirdiği kaygılar, Sivas'ta Amerikalı General Harbord, Fransa elçiliğinden görevliler tarafından da dile getirilecek, özellikle Mustafa Kemal Türkiye'nin pantürkist ve panislamist amaç taşıyıp taşımadığına ilişkin sorularla karşılaşacaktır.
General Harbord, "Erzurum'da kırk bin kişilik kuvvetin toplanarak Ermenistan'a saldıracak ve böylece Turancılık amacına erişilmesine çalışılacağı hakkındaki söylentiler" ile ilgili sorusuna, Mustafa Kemal, "bunun kesinlikle aslı ve esası olmadığını" söyleyecektir. (Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten Bize, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1987, s. 313.)
24 Nisan 1920'de, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada, Mustafa Kemal "Turanizm politikasını kendi arzumuzla takip etmek istemediğimizi" söyleyerek, "hududu milli dahilindeki milletimizi" "hududu milli ile muayyen vatanımızın tamamiyetini" kurtarmaktan başka bir amaç güdülmediğini vurgulayacaktı r. (Atatürk'ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç ve Söyleşileri, Ankara 1990, s. 125.)
Emekli Tümgeneral M. İlhan Atabaş, "Türkiye'nin Milli Gücü ve Türk Dünyasındaki Yeri" konulu konferansında (Haziran 1999), 12 Mart döneminden adını duyduğumuz Atıf Erçıkan'ın karşılaştığı bir olayı anlatır. 1960'ların başıdır. NATO karargahı Vashington'dadı r. Karargahta "Kurmay Başkanlığı" görevi İngilizlerden Fransızlara geçmiştir. Fransız Tümgeneral, karargahtaki proje subaylarına eldeki projeleri dağıtır. Kurmay Albay Atıf Erçıkan'a da "Sovyetler Birliğine Karşı Uygulanacak Psikolojik Harb Harekatı" dosyasını verir. Toplantı biter, Erçıkan odasına gider. Masasının başına geçmeden içeriye iri yarı iki albay girer. Biri İngiliz, öteki Amerikalıdır. Dosyayı Erçıkan'dan almak isterler. Alamayınca, ağız dalaşı başlar, ardından da tehdit gelir. Dosyayı alamayınca da, "Bu dosyadan bir bilgiyi sızdırırsan bil ki öldürülürsün!" derler.
Dosyanın özeti şöyle: Sovyetler Birliğinin merkezi otoritesini çökertmek amaçlanmıştır. Bu amaca varmak için kullanılacak psikolojik savaş araçlarından sözedilmektedir. Psikolojik savaşın hedef kitlesi Rus-olmayan uluslardır, ya da ulusal-topluluklar. Dosyanın sonunda, Sovyetler Birliğinin merkezi otoritesi çöktüğü zaman, Rusya'dan başka 15-16 yeni devletin ortaya çıkacağı öngörülmektedir. Ortaya çıkacak yeni devletlerden 5-6 tanesi Türk devleti olacaktır. Bunların bulundukları coğrafya stratejik yönden çok değerli ve doğal kaynakları zengindir. Bu devletler batıdaki Türkiye Cumhuriyeti ile birleşirse, o zaman "Hitler Almanyasından ve Stalin Rusyasından daha tehlikeli bir kuvvetin Batılıların karşısına çıkacağı" belirtilir. "Büyük bir tehlikeyi yaratmamak ve Türkiye ile doğudaki Türklerin birleşmesini önlemek için alınacak önlemler neler olmalıdır?" sorusu ile dosya sona erer.
Anımsanacağı gibi, Sovyetler Birliğinin dağılması süreciyle birlikte, CIA analistleri, Türkiye'nin yeni jeopolitiğini belirleyen çalışmalar yaptılar, Türkiye'de konferanslar verdiler, kitaplar yayınladılar. Uzun süre CIA'nın Ankara İstasyon şefliğini de yapmış bulunan Paul Henze, "yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan yeni girişimci sınıflarla temas" için, Türkiye'nin dış dünyadan kendini yalıtma politikası olarak nitelediği pantürkizm ve panislamizm karşıtı Atatürkçü politikaların eskidiğini ileri sürecek (Turkey's, s. 7-8, 31, 38, 16.); gene CIA analistlerinden Graham Fuller, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bağımsızlaşan ulusların kendilerini koruyabilmeleri için, Türkiye ile bir konfederasyon oluşturabileceklerin i, Türkiye'nin böyle bir konfederasyonun çekim merkezi olabilmesi için de, kendisinin federal bir yapıya dönüşmesi gerektiğini, dahası Osmanlı "millet" modelini denemesini söyleyecektir. (Yeni Yüzyıl, 5 Ekim 1996.)
Osmanlı "millet" modeli, Fatih Sultan Mehmet zamanından başlayarak, müslüman-olmayan, Rum, Ermeni, Süryani, Nesturi, Yahudi vb. topluluklara tanınan özerklik statüsünün adıdır.
Bir başka deyişle, Türkiye'nin, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya'yı müslüman ve Türk kimlikleriyle kucaklayacağı bir konfederasyon oluşturması için, Atatürkçü politikanın terkedilerek, pantürkist ve panislamist politikalara dönülmesi önerilecektir.
1986 yılında Virginia'da bir araya gelen eski ve yeni 10 CIA görevlisi, Türkiye odağında dört senaryo üretirler. Bunların ilk ikisi Türkiye'nin, Yunanistan, İsrail, Suriye ve İran'la olası ilişkileri üzerine kurgulanmış senaryolardır. Üçüncü ve dördüncü senaryolar ise, Türkiye ve Rusya arasındaki olası ilişkiler üzerine kurgulanmıştır. Birinde Rusya'nın büyümesi Türkiye'nin küçülmesine endekslenmiştir, ve ötekinde Türkiye'nin büyümesi Rusya'nın küçülmesine. Rusya'nın küçülmesine endeksli olarak Türkiye, ekonomi, toprak ve nüfus olarak büyüyecek, 225 milyonluk "Türk Federasyonu" nu oluşturacaktır.
Doğal ki, Balkanlara daha çok "islam" ağırlıklı ve Orta Asya'ya daha çok "Türk" ağırlıklı toplulukları, tespih taneleri gibi, Fettullah Gülen'in Saidi Nursi'den devraldığı "ılımlı islam" ipine dizerek.
Daha Sovyetler Birliği dağılmaya başlamadan, ama tam da dağılmanın öngününde, 1990 yılının sonlarında, Abdullah Öcalan, kendisiyle konuşan üç Türk gazeteciye, "Sovyet sınırından İskenderun Körfezine kadar uzanan coğrafyada gerillalarını konuşlandırdığını" söylüyordu. Berlin Duvarı yıkılırken, Gülen, arkadaşlarını Azerbaycan'a gönderirken, ABD, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı tasarısını gündeme getirmişti.
ASALA, "Batı Ermenistan"dan geçecek petrol boru hattına izin vermeyeceğini Beyrut'ta açıklarken, Öcalan, Petrol boru yolunun mühürünün PKK'de olduğunu açıkça dile getiriyordu. Her iki açıklamada da, Sevr'i, ASALA, dolaylı olarak ve PKK, doğrudan anımsatacaktı. Petrol boru yolu güzergahında boru yolunu gerçekleştirecek konsorsiyum temsilcilerinin yapacağı otomobil gezisinden üç gün önce, PKK, askerden dönen 33 sivili, tam da bu güzergah üzerinde kurşuna dizecekti.
Bakü petrolünün, Türkiye üzerinden Akdenize ulaştırılması için, İran'dan geçmesine ABD karşı çıkıyor; Gürcistan üzerinden Türkiye'ye girmesine Rusya engel oluyor; Samsun'dan Ceyhan Körfezine çıkması olasılığına karşı, Yunanistan Kıbrıs'a, Rus yapısı S-300 füzelerini yerleştirme planı yapıyor; petrolün Trakya'da, İğneada'dan Saroz Körfezine, Ege'ye ulaştırılması olasılığına karşı, Rusya-Bulgaristan- Yunanistan, Hazar petrolünü Ege'ye ulaştırmak için konsorsiyum oluşturuyordu.
Fransa'nın "1915 Ermeni soykırımını tanıdığı" 18 Ocaktan (2001) tam da bir yıl önce, ABD ile "stratejik işbirliği"nin bir öğesi olarak algılanmak gereken Türkiye ile Gürcistan arasında, Cumhurbaşkanı olarak Demirel'in başlattığı "Kafkas Paktı" tasarısını, unutulduğu gazete sayfalarından (Cumhuriyet' ten) buraya çıkarmak sanırız yararlı olacak:
14 Ocak 2000: Demirel'den kritik ziyaret.
14 Ocak 2000: Jirinovski uyardı: "Kafkasya'dan elinizi çekin! "
15 Ocak 2000: Demirel'in Gürcistan çıkarması.
16 Ocak 2000: Türkiye ve Gürcistan, barış ve istikrara yönelik işbirliğine gidiyor / Kafkas Paktına doğru.
17 Ocak 2000: Türkiye'nin önerdiği istikrar paktı ileride askeri unsurla güçlenecek / Yeni bir Kafkasya arayışı.
18 Ocak 2000: Moskova gelişmelere seyirci kalmayacak / Rusya'nın Kafkasya rahatsızlığı.
19 Ocak 2000: Kafkaslar Paktı'na İran'dan destek.
16 Şubat 2000: Aliyev Washington'da ... NATO Genel Sekreteri Moskova'da.. . Çeçenistan operasyonu şiddetleniyor. .. / Kafkaslar hareketlendi. .
Sovyetler Birliği dağılırken, Azerbaycan özerk bölgesi Dağlık Karabağı ve Ermenistan ile Karabağ arasındaki Azerbaycan toprağını Ermenilerin işgal ettikleri belleklerde olmalı. "Fransa, 1915 Ermeni soykırımını" tanıdıktan sonra, Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, Elisée Sarayında Chirac ile görüşecek, basında, Chirac'ın, iki ülke arasındaki "Karabağ" sorununu çözeceği görüşüne yer verilecekti. Noviye İzvestya'da (Moskova, 13 Şubat 2001), "Paris, Kafkasya'daki Durumunu Sağlamlaştırmak İstiyor..." başlığıyla yayınlanan yazıda, "Kafkasya'daki konumunu güçlendirmeye çalışan Paris"in, "Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile aktif temaslarının sürdüğünü" belirterek, şunları yazıyordu: "Cumhurbaşkanı Jaques Chirac'ın ocak ayı sonunda Yukarı Karabağ ihtilafının çözümü ile ilgili olarak AGİT Minsk Grubu çerçevesinde Robert Koçaryan ve Haydar Aliyev ile görüşmesinden sonra, Ermeni lider, beş günlük resmi bir ziyaret için tekrar Paris'e gidiyor. Paris ve Erivan arasındaki "özel ilişkiler" üç hafta önce yeni bir ivme kazanmıştır. Robert Koçaryan, konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, "Fransa'nın dünyadaki ağırlığı, tanıma sürecine bambaşka bir karakter kazandırmıştır." dedi. Yukarı Karabağ konusuna gelince, Jaques Chirac'ın "yapıcı" çabaları sayesinde, iki taraf, Karabağ konusunda "adil çözüme yaklaşmaktadır. Paris'in aktif desteğiyle Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ihtilafın çözülmemiş olmasına karşın, bu iki ülke geçenlerde Avrupa Konseyi"ne kabul edilmişlerdir" .
Muzaffer İlhan Erdost
http://www.addisparta.org/news.asp?Action=Print&hid=88

Azerbaycan Kültür Derneği, Ankara, 2006